Powered By Blogger

21 Nisan 2011 Perşembe

Je veux!



Yazmama gerek var mı? sözleri zaten her şeyi özetlemiş :)

Şu kareyi çekerken bir yandan da deli gibi kıskandığımı itiraf etmek istiyorum, çünkü her zaman her yerde çocukların gözdesi hep ben olmuşumdur. Beni severler, bana gelirler, annelerine ya da babalarına dönmek istemezler, gülücükler saçarlar ve ben mutlu olurum beni ilk bakışta bu kadar sevmelerinden ötürü...

Ama resimde gördüğünüz bu sevimlilik abidesi, yakışıklı insan bütün havamı, keyfimi kaçırıyor! Zira biz bıdı bıdı derin meselelerimize gömülmüş konuşurken o masaya kaç çocuk geldi bilemiyorum! Hiçbiri bana gelmedi üstelik! Hepsi ona gitti! 4-5 yaşlarında bir ufaklık ailesiyle küçük bir restleşmeye bile gitti yanımızdan ayrılmamak için! Onu geri alan annesine inat bir sandalyeyi sürüyerek getirdi, üstüne çıktı ve Ahmet'e ben kahve içemem, kusarım, sadece senin yanında oturmak istiyorum dedi! Evet biz o anda bir şok yaşadık, aksi mümkün değildi!

Sonra onlar gitti ve aynı masaya daha 4 aylık bebekleri olan bir çift oturdu, artık tahmin edersiniz ki o miniminnacık dünya güzeli, erkek bebek kendini pervasızca Ahmet'in kollarına atmaya başladı, ilginç olan adamın arkası dönükken çocukların ona seslenmesi garip! Bu nasıl bir hissiyattır, anlamadım ki...
Elbette o da geldi, ama benim kucağıma değil, Ahmet'in kucağına! Bana sadece gülücükler attılar karşılıklı bol bol! Kıskandım! Çocuklar artık beni sevmiyor sandım! Ben hep çocukların korktuğu, sevmediği, suratsız adamlarla bir arada olmaya alışkınım, galiba çocuklar ondan mütevellit bana gelirmiş hep! Güler yüzlü, neşeli anaç mı babaç mı olduğunu bilemediğim bir adamla yan yana olunca ilk tercihleri hemen o oldu!

Baktıkça gülümseten bu fotoğrafı yine de pek sevdik biz :)

11 Nisan 2011 Pazartesi

Boz Bahçeler'in Rengi

1976 Grey Gardens


Bazı başlık çevirileri daha baştan yakalar okuyucuyu, izleyiciyi... Glass Jar'ın harika pınar Kür çevirisi Sırça Fanus'tur mesela ve bu haliyle daha büyülüdür orjinalinden. Grey Gardens filminin Boz Bahçeler diye çevrilmesi de bence aynı etkiyi yaratıyor, zira gri kelimesi rahatlıkla kullanılabilecekken boz demek edebi bir gücün kaynağına işarettir...

2009 Grey Gardens
İki "Boz Bahçeler" var. İlki, yani 1976 yapımı olan film tam bir belgesel. Edith Bouvier Beale ve kızı küçük Edith'in rüya gibi bir yaşamdan içine düştükleri kuyuyu hiçbir kurgu payı eklemeden tümüyle o an olan biteni aktardıkları ve kamerayı David ve Al dışındaki üçüncü bir göz yani seyircinin gözü olarak kullandıkları bir şahitlik filmi gibi... Belgesel yapımda en çok dikkati çeken kameranın üçüncü biri gibi Edie'nin konuşmasını bazen daha aşağıdan, boyu kısa birinin gözünden izliyormuş izlenimi vermesi. Oysa 2009 yapımında kurgu ön planda, seyirci orada üçüncü bir şahıs değil, aksine her şey olup biterken, bir röntgenci gibi dışardan izleyen biri konumunda, öyle ki bu röngtgenci zihinleri okuyabiliyor yani geri dönüşleri de izleyebiliyor, iki Edith'i oraya getiren şartları görsel olarak öğrenebiliyor, ancak bu geri dönüşler gerçeğe dayanarak kurgulanmış, tahmin edilmiş anların canlandırılması sadece... Belgeselde bunu görmüyoruz. Edith'ler ne söylerse onu biliyor, nasıl davranırlarsa onu görüyoruz, ama asla o an orada olandan öteye dair bir tahayyüle ihtimal verilmiyor.
2009'un Boz Bahçeler'inde karakterler 1976 yapımında tanık olduğumuz sahneleri canlandırıp non-fiction olanı fiction haline getiriyor, her ne kadar sahneler neredeyse bire bir olsa da belgeselde kameraman olan David ve Al'ın da bu kez kamera önünde canlandırılanlar oluşu tümüyle bir kurgunun içinde olduğumuzu kanıtlıyor artık. Belgesel yapımı izlerken sanki kendi çektiğimiz videolardan birini izlercesine bir sahicilik duygusuna kapılıyoruz, sanki kamera değil de insan gözüyle bakıyormuşçasına dağınık kamera hareketleri, bir bütüne değil de sabit olmaktan çok uzak hızlı hareketlerle ayaklara, ayrıntılara takılmak gibi günlük yaşamda insan gözünün daha çok odaklandığı yerlerin kayda alınması durumun non-fiction olduğunu çok daha belirgin kılıyor. Oysa filmde her şey bir nizam içinde sinematografik kurallara uygun, flashback dediğimiz geri dönüşlerin gösterildiği bir kurgunun inandırıcılığına sahip. Kısacası belgesel yapımda şahit olduğumuz gerçeklik, filmde inandırıcılığa dönüşüyor.
İki yapımın dili yeniden kurgulanan sahnelerde doğal olarak nerdeyse aynı ki bunu da filmde yer alan oyuncuların başarısı olarak görmek gerek, diğer yandan belgeselde kesinlikle varolmayan  "New York 1936" gibi dış sesler ve dahi o eyes of god denilen tepeden çekilmiş görüntüler sadece film kurgusu içinde anlam kazanan şeyler.

Belgesel filmde Edith'lerin konuşmalarından sadece onların geçmiş yaşantılarını tahayyül edebilirken, filmde senarist ve yönetmen tarafından halihazırda hayal edilip önümüze "işte aslında böyle olmuş olabilir." mesajı içeren flashback görüntüler izliyoruz, ama ilginç olan sahiciliği su götürmez belgeseli izlerken dikkat toplamak daha güç, tıpkı normal yaşamda olduğu gibi, kurgu ise ilginç biçimde hikayeyi gerçekliğe daha yakın, daha inandırıcı kılıyor, bu sayede olayın içinde daha yoğun halde girmek mümkün hale geliyor izleyici için.

Boz Bahçeler kurgu olmayanın nasıl yeniden üretilip, kurgulandığını görmek açısından kusursuz bir örnek ve kurgunun kimi zaman daha da inandırıcı bir hale bürünebileceğinin de kanıtı, çünkü insanlar gördüklerinden çok tahayyül ettiklerine inanmaya her zaman daha meyilli olur. İhtimaller üzerinden kurgulanan bir yapıt da bu yüzden daha gerçeğe yakın görünebilir zihne.

Gerçek gün gibi aşikârken bile gördüğümüze ya da bize söylenene değil de niyetin ne olduğunu hesaplamaya çalışarak, kendi kurduklarımızı gerçek sanmamız da hep bu yüzden değil midir zaten?


8 Nisan 2011 Cuma

Kelt Büyüsü


An Celtic Prayer


May God give you…
For every storm, a rainbow,
For every tear, a smile,
For every care, a promise,
And a blessing in each trial.
For every problem life sends,
A faithful friend to share,
For every sigh, a sweet song,
And an answer for each prayer.

An Old Celtic Blessing

May the road rise up to meet you.
May the wind always be at your back.
May the sun shine warm upon your face,
and rains fall soft upon your fields.
And until we meet again,
May God hold you in the palm of His hand.

Irish Sky
Yukarıdaki Kelt dualarını her gün takip ettiğim Paulo Coelho'nun blog sayfasında gördüm ve İrlanda'yı, Gallileri, orada yaşayan dostlarımı niye bu kadar çok sevdiğimi yeniden anladım...

İki yıl önce yine dünya bana tersten bakmaya başladığında yanımda durup bana sınırsız bir dostluk ve sevgiyle sarılan hocam İrlandalı'ydı, onun sırdaşlığı öyle değerliydi ki benim için ben de o mutlu olsun diye bitirme ödevimi İrlanda üzerine hazırlayıp, İrlandalılarla tanışmış, röportajlar yapmış, kitaplar okumuş, filmler izlemiş ve ona gözlerini dolduran bir sunumla yaşadığı sokakları göstermiştim...

Sonra Kuzey İrlanda'yla ilgili başka ufak tefek akademik işler de yaptım... O arada da müziklerini, hayatlarını, yemeklerini, içkilerini, inançlarını tarihsel bir gözle de tanıdım...

Tesadüf o ki, yine dünyanın tepe taklak olduğu, karanlığa gömüldüğüm şu son zamanda Kuzey İrlanda'da yaşayan ve orada Astronomi üzerine doktorasını sürdüren yıldız avcısı, dünya tatlısı bir peri kilometreler öteden bana ışığını bahşediyor her gün!

Bazen mesafeler insanları daha yakın kılar ya, öyle bir şey işte...

Yukarıdaki Kelt duasını o da okumuş, paylaşmış... Bence olması gereken en doğru topraklarda o, kelt büyüsü ruhunda var çünkü... Çünkü bu kadar yalnızken beni o büyüyle, birkaç iyileştirici sözle güçlendirip, kırılmış kanatlarıma merhem sürebiliyor!

BBC stajı fikri de ondan çıktı, hatta bilim gazeteciliği master ına ön hazırlık olsun diye onun yanında gözlemevinde bile takılabilirim birkaç gün, galaksilerle el ele bir çocukluk hayalimi gerçeğe çevirebilir Yıldızların Perisi!

Belki o zaman yıldızlara bakarak bu kadim kelt dualarını fısıldayabiliriz ve evren kutsar bizi kendi dilinde, kutsal ışığıyla...

Belki aradığım huzur o küçük zümrüt adanın kuzeyindedir.
Belki gidip görmenin, Perinin salonundaki kanepeyi ziyaret etmenin vakti gelmiştir!

7 Nisan 2011 Perşembe

döngü


"Ve nefesimi tuttum. En derine, en dibe inebilmek için. bıraktım kendimi hayat okyanusuna. beni dibe çeken zihnimin ağırlığıydı. Ve dibe daha çok vardı. ama gidiyordum. Yavaş yavaş. Dünya yuvarlak. Hayat da öyle. En derini aynı zamanda da en yükseğidir hayatın. Nereden baktığına bağlı. Nerede doğduğuna. Doğduğun yerden ne kadar uzaklaştığına bağlı. Elindeki şişede ne kadar hayat kaldığına..."
Kinyas ve Kayra
-Hakan Günday-

Acı, benim için hatırlayabildiğim ilk andan bugüne değin beni içine hapsetmiş bir mekan gibi. Bazen koşulsuz kabullenmeyle içine yerleştiğim, çıkarmaya çalışanı da içine çektiğim bir mabed gibi, kimi zaman da tüm direncimi kıran, kaçmak için tırnaklarımla zeminini ve duvarlarını kazmaya çalıştığım, daha çok acıdığım bir zindan.

Daha taze bir limon yaprağıyken çürüyen ruhumu hapsettikleri bir tımarhaneydi bir zaman, sonra
sanrılarla gözümde seraba dönüşen çöl gibi ıssız, kavurucu, lanet bir adama dönüştü birden.

Kendi acılarım dindi derken, bir başkasının acısında can buldu kalbime biriken iltihap onun yara izlerine bakarken yeniden -ki ruhundakilerden söz etmiyorum bile- bunlar gün gibi aşikâr, ilmek ilmek dikilmiş, kanı üzerinde kurumuş keskin ve soğuk neşter izleridir.

Başkasının acısına nasıl hapsolduğunu ve çıkmaya çalıştıkça nasıl daha da çok acıdığını görünce belki bininci kez ayırdına vardım acının bir döngü olduğunun.

Sen ne kadar geride bırakırsan bırak, ne kadar unutursan unut, kaç kez aşık olursan ol, dünyanın tüm serotonini salgıla sevişirken ya da bir kitabı ağzın açık okurken, büyük Zafer'ler kazanırken... Fiziğin o temel kanunu hep işler: Bir şeyi yukarı fırlattığında en tepeye çıktığı an yerçekimine yenilmeye başladığı andır. Düşer, çarpar, parçalanır.. acır.

Dönüp dolaştığın yer yine yenilgidir. Bu kavgayı sen kazansan da, sonrakini sen kaybedeceksindir, çıktığın her savaştan derin kılıç yaraların kalacaktır, kazandığın savaşların ertesinde yaraların iltihap kapmaz sadece... ama izler ölene dek orada kalır. Ve bir başkası gelip dokunmak istediğinde "ya acırsa!" diye asla izin vermezsin el değmesine. Sen bile unutursun gözünün önündeki izi, sıradanlaşır, bedeninin sıradan bir parçası olarak kalır, doğum lekesi gibi, hep oradaymış gibi... Yalnız dikkatle bakan biri çıkarsa görür belki..

Ölüm, bu yüzden kolay ve hakkaniyetli bir seçimdir
Bir devr-i daimle her seferinde daha büyük bir zehirle dönen acıya katlanmak yerine, sessiz bir uykunun tercihi doğru bir tercihtir bu yüzden, çünkü her iyileşme halinden sonra "çok şükür" yerine, "bir sonraki ne zaman?" demek uzun, karanlık bir tünelde terkedilmişlik gibi kesif bir korkuyla göğsüne yerleşir..

1 Nisan 2011 Cuma

limon

Oysa ben sadece, senin bahçendeki en kuytu dalda, kalın kabuklu, daldaki en dayanıklı ve en geç olgunlaşacak limon olmak istedim.. kokumdan sıkılmayacağın, taze ve yeşil bir tek limon…

...Erken olgunlaşmış meyvelere benzetiyorum kendimi, erkenden olgunlaştığı için çürüyen meyvelere… belki de olgunlaşmak, hep anıldığı gibi iyi bir kelime değildi insanlar için.
Çürüyorum, çünkü büyümeden olgunlaştım… güneş fazla kavurdu beni… ham meyvelere özeniyorum ya da yeni olgunlaşan, içi geçmemiş olanlara.. fazla olmuşluktan kararmaya başlayan, kabuğu yarılıp suyunu sızdıran, sinekleri üstünde toplayan bir meyve olmak ölüme yakın hissettiriyor beni..

Daldan düşmeye hazır, ağır...

Düşersem eğer suya düşmek istiyorum, serin, berrak, durgun ve mavi bir suya düşmek ve onun kumlu dibinde çürümek... ama delirmek değil bu, korkma ben delirmiyorum sadece çürüyorum… Erken piştiğim için çürüyorum, çok güneşte kaldığımdan yani... belki daha kısa bir dalda kalsaydım daha çok korurdu beni yüksek dallar sıcaktan, kuşların gagalarından... ama koruyamadı beni dallar, işte bu yüzden çürümek benim kaderim oluyor... taze, sert ve acımsı bir tadım olsun isterdim ne çok.. oysa o kadar bal akıyor ki son demindeki yarık kabuğumdan; o ballı tat yakıyor genzini, içini yakıyor ve suya muhtaç ediyor şiddetle seni... benim suçum değil ama! ben istemedim erken olmayı, çürümeyi ben bilerek istemedim... sineklere davet çıkarıyorum baygın tatlı kokumla, etrafıma üşüşüp yarık derime temas ediyorlar. nefret ediyorum onlardan pis ve mikroplu ayaklarını koca koca gözlerini sevmiyorum. bana dokunmalarından ve bakmalarından iğreniyorum! ama ben isteyerek çağırmıyorum onları, seslenmiyorum onlara asla, sadece ben istemeden akan kanıma geliyorlar, kanımdaki yakıcı balın kokusuna geliyorlar ve beni çürümekteki, öğütülmesi lazım bir meyve gibi görüyorlar...
Oysa ben sadece, senin bahçendeki en kuytu dalda, kalın kabuklu, daldaki en dayanıklı ve en geç olgunlaşacak limon olmak istedim.. kokumdan sıkılmayacağın, taze ve yeşil bir tek limon…
ama çürüyen, gevşek, kumsuz ve kahverengi bir armuttan başka bir şey değilim…
İçim geçiyor… sinekleri istemiyorum… içim kurtlanıyor… kurtlanıyorum, dayanamıyorum buna… Çürüyor ve yavaş yavaş ölüyorum…

31 Mart 2011 Perşembe


Bilemezsin
Sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı.
Hiçbir şey içime sinmedi.
Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var.
Ya da okyanusa su.

Düşündüğüm her şey
Doğu’ya baharat götürmek gibiydi.
Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok,
Çünkü Sen zaten bunlara sahipsin.
O yüzden Sana bir ayna getirdim.
Kendine bak ve beni hatırla…

Mevlana

14 Mart 2011 Pazartesi

kadınlara sone...

Ekaterina Moré - Ballerina
Ben güzel gözlü kadınları severim

Bir de küçük ayaklıları, uzun boyunluları

Hem nasıl severim, öyle severim işte

Terler avuçları, kesilir solukları

Ben mahzun kadınları severim

Yavru ceylanca kadınları, ürkekçe

Hem nasıl severim, öyle severim işte

Bilemezsiniz ne güzeldirler, öpüştükçe

Ben akıllı kadınları severim

Düşünen, az konuşan, çok bilen

Her yerde, her zaman nazı çekilen

Hem nasıl severim, öyle severim işte

İçimde büyük, sonsuz ateşler yanmalı

Ölümüm bile o kadının yüzünden olmalı


Ümit Yaşar Oğuzcan

en güzel köy


Bahar geldi ya benim ilk işim Yeniköy'e gitmek tabii!

Aldık kitabı defteri, İstanbul'un en güzel en ışıklı Pazarlarından birini Yeniköy Kahvesi'nde geçirelim diye...

Oturduk çalıştık (!) Güldük en çok tabii, etraftaki bütün sarışınlar hakkında yorum yaptık, zira tam arkamda üç tane vardı, üçü de birbirinden fenaydı!
Simit-kaşar, sıkma portakal, çay derken Yeniköy eşrafından arkadaşlara haber saldık ki gelsinler birazda onları görelim dedik...

Akşam olup hava alacakaranlığa dökülünce de topladık tası tarağı, Takanik'e balık yemeye gittik.

Ah Yeniköy! Gemiler falan... Boğaz olabildiğine lacivert...

Yaşamak bazen çok ışıklı, renkli bir iş...

12 Mart 2011 Cumartesi

Frida & Diego

Abrazoamoroso 1949

Bundan altı ay önce, Eylül 2010'da Viyana'da unutulmaz bir tesadüfle karşıma çıkmıştı Frida Kahlo sergisi. Bugün, her ne kadar Viyana'daki dev boyutuna ulaşamasa da iyi bir kürasyonla gerçekten çok çarpıcı bir Frida sergisi dolaştık... Berlin'de ve Viyana'daki sergilerde yer alan tabloların neredeyse hiçbiri yoktu sergide, diğer iki sergiden en az birini gezmiş herkes için İstanbul ayağının ufak çaplı, tümüyle tadımlık, anı tazelemeye yönelik bir gezi olarak kalacağı su götürmez, ancak Frida'nın fotoğrafları ve tabloları eşliğinde dostlarının insanın yüreğini titreten konuşma kayıtlarının verilmesi kesinlikle sergiyi 2. hatta 3. kez dolaşma hissini verdi insanlara... Frida'yla anılan birçok tablo yoktu sergide. Fotoğraflardan üçü beşi vardı neredeyse. Oysa Viyana sergisini ben koştura koştura 2 saatte bitirememiştim. Zira Frida'ya ait tüm fotoğraflar ve neredeyse eserlerinin tamamı sergileniyordu.

Her şey bir yana beni bugün bu sergiden yüreğimi mengeneye alınmış halde çıkaran tablo Abrazoamoroso ydu.
Dönüp dolaşıp yine onun önünde buldum kendimi... Bırakıp gidemedim. Sanki tabloyu orada bırakıp gitsem bir şeyi sonsuza dek yitirecekmişim gibi. Tabloya bakarken yanımda eksik bir şey varmış gibi. O tabloya bakması gereken biri daha varmış gibi... Buna karşılık ben yanımdakine dönüp tablonun daha önce bir gece yanımda benimle o tabloyu görmesi gereken birine yaptığım okumasını tekrarladım...

"Gecenin karanlığı ve gündüzün ışığı, kötünün ve iyinin, acının ve mutluluğun bir aradalığını anlatır. Frida tüm dünyaya can veren doğayı dişil halde, göğsünden gelen sütle besleyen bir ana olarak betimler. Ve kendi de bir anne gibi önünde çırılçıplak kalan Diego'yu kucağında taşıyıp onu beslemektedir. Bilgeliğin ateşini elinde tutan ve artık üçüncü gözü açılmış Diego'ya bu üstün yanı, dehası nedeniyle aşık olan Frida onu bağrında taşımakta ve Diego'nun ellerinde taşıdığı bilgeliğin ve yaratımın ateşi Frida'ya acı verip yüreğini parçalamaktadır, çünkü içkinlikle biliriz ki yaratıcı insanlar acı verici süreçlere sürükler sevdiklerini... Diego'nun Frida'ya çektirdiği acılar, aldatmalar, terkedişler gibi..  Ama Frida buna rağmen Diego'yu sevmekten ve onun düşüncelerini beslemekten ve ışığından yararlanmaktan vazgeçemez, çünkü evrenin iyi ve kötü yanlarını kabul etmiştir; insanın da iyi ve kötü yanları olduğunu bilir ve Diego'yu mutlu eden ve acı veren her şeyiyle sevmeyi öğrenmiştir... Karşılıklı aldatmalarla, ayrılıklarla ve geri dönüşlerle dolu bu yolculukta Frida ve Diego, yolun sonuna dek bir arada kalmayı sürdürdüler... Bütün bu ızdıraba rağmen..."

Bu tür bir bağlılığa sahip olmak için insan karşısındakinin aydınlık ve huzur veren yanı kadar, karanlık ve parçalayan yanını da aynı ölçüde kabullenmeyi öğrenmek zorunda.

Değer mi buna?
Eğer birlikte yaratabiliyorsanız, her şeye değer.

Aksi haldeyse, iki sokak köpeğinin birbirini boğazlamasından farkı yoktur, zira onlar da bir şey üretmeden sürdürürler kavgayı ve aşkı, siz de.

10 Mart 2011 Perşembe

Kansas City Shuffle - Sağ Gösterip Sol Vurmanın başka dildeki karşılığı




its a blindfold kick back type of a game

called the kansas city shuffle

whereas you look left and they fall right

into the kansas city shuffle

its a they-think you-think you don't know

type of kansas city hustle

where you take your time

wait your turn

and hang them up, and out to dry



its a shakedown switch arrive in town

type of kansas city shuffle

gotta' make both sides and let it ride

on the kansas city shuffle

now the tables turned the lessons learned

you've gotta earn yourself some trouble

revenge like this, never sweet-

you've got yourself a long ride home


7 Mart 2011 Pazartesi

Özgür İrade ve Kader


David & Elise

Kader inancı olanlardan değilim, en azından dine dayalı bir kader inancım yok, buna rağmen kaderin bir olaylar serisi olması onu dinle ilişkilendirmenin ötesinde bir şey.
Kader, ufacık esintilerin domino taşlarını birbiri üstüne devirmesi gibi bir dalga boyu etkisi gerçekten de... suya bir damla düşer ve oldukça geniş bir alanda o değişim dalga dalga hissedilir...
The Adjustment Bureau, yani Türkçe'ye çevrilen adıyla Kader Ajanları işte bunu anlatıyor. Ben film yorumcusu değilim, sadece filmdeki hikâyeden herkesin anladığı başka şeyler kısmının bana ait olan, beni etkileyen kısmını paylaşarak hikâyeye biraz daha değer katılabileceğine inanıyorum...

plan
Film kader kadar mantık ve duygular arasındaki çizgiye dairdi belki de... Ajanlar David Norris'i eğer Elise'den vazgeçerse kaderinde Başkanlık olduğunu ve Elise'in de dünyaca ünlü bir dansçıya dönüşeceğini bunları engellememesi gerektiğini söyleyerek iknaya çalışıyordu, sevdiği kadından kendi başkanlığı için değil, ama onun hayalleri için vazgeçen David, bir noktada tam da hep düşünüp itiraf edemediğimiz bir konuşmayı yapıyor kendi kader yönlendiricisine: "Onunla karşılaşmadan önce kaderim olan kitlelere seslenmek, kazanmak bana anlatılamaz bir coşku ve mutluluk veriyordu, kaybetsem de kazanmak için devam edecek gücü de.. Oysa Elise'i gördüğümden beri kariyerimdeki bu muazzam yükseliş, bu sevgi seli bana hiçbir şey ifade etmiyor, onu düşünmekten vazgeçemiyorum."
Ve sonra Kader Ajanları'nın atladığı bir şey olduğu ve büyük planın değişmek zorunda olduğu bir tarihten önce ikilinin aslında kaderinin birlikte olmak olduğu ortaya çıkıyor, ve onlar da bunu bilmeden birlikte olmaları gerektiğini hissederek değiştirmeye çalışıyorlar, ama plan bir kez değişmiş olduğu için ayrılmak zorundalar ve ajanlar kaderi gerçekleştirmek için büyük bir mücadeleye başlıyorlar...
Daha fazla anlatmak istemiyorum, ama düşünmedim değil, belki ben de herkesin doğru adam dediği 3,5 senelik sevgilimden ayrılmamalıydım, mantık sınırlarını zorlayan başka bir ilişkiye dalıp onu sürdürebilmek için kadere karşı bir inada girmemeliydim, çünkü bu yapmayı çok istediğim şeylerden feragât etmeme neden olacak bir ilişkiydi. Devam etmek hayatımdaki tüm yerleşmiş domino taşlarını devirmek demekti, bitirmekse çizilmiş büyük planın doğru halde işlemesini sağlayacaktı: Ajanlarımız iyi çalışmış olmalı.

Belki de benimki fazla romantik bir çıkarım. Gereksizce duygusal.
Ya da kimbilir? belki de gerçekten kazandılar.

"Hoşçakal"

Adjustment Bureau - Sinemaya Gitmek Üzerine



Sinemaya benim kadar sıklıkla tek başına giden nadir insan vardır.. Hayatım boyunca 100 defa sinemaya gittiysem eminim bunun 85'i hatta daha fazlası yalnız başıma gittiğim filmlerdir.. Öyleki bazen arka arkaya 3 filme yine yalnız başıma girdiğim sapkınlık dönemlerim vardır, bütün paramı sinemaya akıttığım dönemler... Kusursuz bir sinemasever miyim? Hayır, sadece yalnız başına o koltuklardan birine gömülüp ve hatta mümkünse bir filmin son gösterim günlerine ya da izlenmeyen filmlere gidip o boş salonda başka bir hayatın içine girip kendim olmaktan vazgeçebildiğim tek yer olduğu için ben o salonları seviyorum... Kıyıda köşede kalmış sinemaların yine az izlenen filmleri sayesinde koca salonda tek başıma film izlemişliğim de hayli çoktur. Kesinlikle psikoloğa verilen paraya yetişemez sinemaya verdiğiniz para, ama daha işe yarar bir terapi bulamayağınıza dair bahse girebilirim!

Dahası:
Tek başıma gidiyorum sinemaya; çünkü ben sinemada mısıryiyengiller familyasına ait değilim.. asla mısır, cips, cola alıp girmem içeri, alanı sevmem. Film izlerken asla konuşmam, konuşanı sevmem. Film çıkışı "çok iyiydi, çok kötüydü" dışında çok fazla yorum yapılmasını sevmem, çünkü çok iyi ya da çok kötü olduğu zaten bellidir, lakin diğer ayrıntılar sindirilmeden ne hakkıyla övülebilir bir film ne de yerilebilir... Hem her hikayeden herkesin görüp anladığı başka şeydir.
Ve her daim boş sıraları seçmeye çalışırım önümde ve yanımda insan olmamasına özen gösteririm ki yalnızlık duygusunu iyice hissedebileyim, arkamda ne olup bittiği o sırada beni hiç ilgilendirmez zaten...


Sinemaya tek iki koşulda yalnız gidilmeyeceğini düşünürüm, ya gerçekten çok fazla yalnız kalmışsınızdır ve herkes gibi sinemayı sosyalleşme aracı (ki tam bir saçmalık) olarak kullanmak gafletine bile bile düşmek istersiniz ki normal olabilin arada bir ya da hayatınızda biri vardır ve filmler ona bazen anlatamadığınız şeyleri anlatmak için kısa ve etkili bir yoldur, çünkü özdeşleştirmek için filmlerden iyisini bulamazsınız. Mesela bu akşam gittiği filme yalnız gitmemeyi istiyordum, ama gerek kalmadı birine bir şey anlatmama.


Her neyse bu akşam önce daha evvel bu filmi birlikte izleyelim dediğim biri olduğu için filme tek başıma gitmek istemedim, arkadaşlarımdan bazılarına teklif götürdüm, şans o ya kimse müsait değildi o saatte. Ben de sen yolundan sapma sinema yalnız izlenince güzel olan tek şey dedim ve salona o özenle seçtiğim önü ve kendisi bomboş E sırasının 6 numarasına oturuyordum ki! İki otuzlu yaşlarındaki genç adam yanıma kuruldular ve ben bilet alırken yan koltuklarımın boş olup olmadığını sordular, boştu diyince de bizim yerlerimiz çok kötüydü buraya oturabilir miyiz yanınıza dediler ve oturdular. Böylece koca boş sırada dip dibe 3 kişi olduk birlikte gelmiş gibi. Zira az sonra mısırlarını ve kolalarını çıkardılar ve sürekli konuşmaya başladılar... Başta işimiz var demiştim ama sonra herkesi kendi haline bıraktım, çünkü film fazla iyiydi (benim için) ve o arada bana fazladan aldıkları mısırı verip teşekkür ettiler.. Yemem ben sinemada mısır! diyemedim tabii, susturmak için aldım.


Film bitti ve ayaklandı herkes, ben yine tüm o huzursuz eden bakışlara rağmen istifimi bozmadan Songs başlıklı soundtrack bölümü gelene dek jenerik izlemeye devam ettim, notlarımı aldım. Zira aynı işi evde filmin adı ve müziklerini google da aratıp yapabilirdim, ama jenerikle akan o theme müziğinin tadını o salondan ve filmin bıraktığı duygulardan kopmadan aynı hazda başka hiçbir yerde dinleyemezsiniz.. Tiyatroda da bu aynıdır.. Kullanılan o müziği bulur dinlersiniz ama asla oyunda duyduğunuzdaki hazzı yakalayamazsınız. Ben hala otururken mısır hediye eden koltuk arkadaşım geri dönüp bana eğildi ve bir soru sorabilir miyim dedi ve "sinemaya hep mi yalnız gelirsiniz?" diye sordu. "evet" cevabının üzerine de tuhaftır hayranlıkla bakıp tekil ikinci şahıs kullanarak çok farklı olduğumun zaten hemen anlaşıldığını ve harika olduğumu söyleyip gitti.. Dağılmış egolarımda ufak bir tamir yapsa da benim aklım hala filmin bana anlattıklarındaydı...
Özgür irade için savaşmak diye bir şey mümkün müydü?

5 Mart 2011 Cumartesi

Güneş

viyana'da eylül'ün en güzel hûzmelerinden biri bulutların ardından gelmişti..

Öyle uzun zamandır günışığı sızmadı ki gözbebeklerimden, artık sona doğru geliyorum diye düşündüm. Bir süre daha görmezsem Güneşi bu kez yataktan bile çıkamayacaktım biliyorum. RadioChopin'i açmış çalışmak için odaklanma çabama rağmen Shumann'ın notalarını tekrar edip durmaktan öteye geçemediğim şu dakikalarda birden aydınlandı oda, başımı çevirdim ve kahveli kremli yatak örtüme düşen iki uzun ışık hûzmesine kapılıverdim... Öyle özlemişim ki ışık hûzmelerini, sanki kımıldasam kaçacaklarmış gibi nefes bile almadan gözümü ışıklarını bahşettikleri yere diktim... Sonra çıkarıp başımı pencereden gökyüzünün, bir tane bile buluta yer vermeden maviyi alabildiğine gösterdiğine şahitlik ettim, derin bir nefes aldım ve hep tam zamanında döngüsünü tamamlayan doğaya ve onu bize veren evrene şükrettim:

Hoşgeldin Bahar, doğduğum ayı bana yine getirdin ve silkinip yeniden dirilmeme izin verdin!

Olimpiyalılar: QATAR'DA AKIL KAPIŞMASI!

Olimpiyalılar: QATAR'DA AKIL KAPIŞMASI!: "Elina Danielian Spor deyince akla ilk gelen fiziksel efor olsa da sporun tanımı zihinsel eforu belki de daha çok içeriyor. Türkiye'de hep..."