Powered By Blogger

21 Haziran 2010 Pazartesi

eskimiş hikaye

hayatımda ilk kez çaresizliğin ne demek olduğunu gerçek anlamıyla yaşadım.
ne aşk acısına benziyordu, ne de boş bir sınav kağıdına. Çaresizlik, bir kadının yüzüne tek gecede oturmuş ince ve keskin çizgilerle birleşmiş kırışıklardı.. onyedi yıldır çektiği ızdırabın bir tek gecede yüzüne gem vurduğu bu kadındı çaresizlik... alelacele anlattıklarımın arasında güneş giren balkon kapısının önünde, yıllardır her sabah yüzünü gördüğüm bir kadının, kara gölgeler içinde kaldığını ve koyu çizgilere bulandığını gördüm, gözleri öyle durgun, sessiz ve karanlık sularda ilerliyordu ki korktum.
bir anda sustum, ne söyleyecek sözüm kaldı, ne gülümseyecek gücüm. yüreğim dağlandı, oysa tek kelime etmemişti. yüzüne bir gecede yerleşen sert çizgiler bıçak gibi kesti içimi.. dönüp gittim. sarılsam, ağlama desem de biliyordum konuşmayacağını, ağlamadan susacağını. sanki tüm hayatı çalınmış gibiydi. ne umudu vardı yarın için ne ölmek için gücü.. susup gittim..
Meğer hiç anlamamışım çaresizliği. onu öyle görünce, yüreğimden akan kanlar avuçlarıma doldu. kolay değildir, çaresizliği ağlamadan susarak kabullenenler için gözyaşı dökmek; düğüm düğüm tıkandı boğazımda yaşlar, ağlayamadım..
Yağmurla gelen bir fırtınanın, sert ve soğuk rüzgarı kadar gerçek ve acımasızdı çaresizlik.. öyle acımıştı ki yüreği, dokunamadım..
gördükçe onun çaresizliğini, benimki kat be kat artıyordu ve tüm acım göğsümde dolanıp ağlıyordu..çünkü ölümle eşti çaresizlik, ne aşk acısıydı ne de boş sınav kağıdı, yaşarken öldürüyordu insanı...

14 Haziran 2010 Pazartesi

"son dakkacı"ya övgü!

Elimde değil "Son Dakkacı" yım ben! Kendimi bildim bileli ama!
Ya çok uyurum işleri yetiştiremem, ya hiç uyumam her şeyi yaparım! Ama şaşmaz bir tecrübeyle sabittir ki her daim önemli işleri sona bırakırım! Hatta o işi yaparken arada yapılmaması lazım her işi de o son dakikalara sığdırırım! Bugüne dek çok iyi not aldığım tüm sunumları, sunum saatinden 2 saat kadar önce kantinde sıfırdan başlayarak hazırladım ( mediterranean politics de dahil!) çoğu da ingilizcedir o sunumların.. Çünkü neden efendim? Çünkü ben stres altında yükselen insanlar grubundanım! Asla önceden iş bitiremem, aylar önceden haberim varsa mutlaka ertelerim son ana dek, çünkü heyecanlı gelmez, yapacak hep daha elzem işler bulurum (uyumak, sokakları turlamak, kitaplar okumak ya da boş boş duvaralara bakmak gibi mesela) ve son gün gelip çattığında da en son saate sıkıştırırım!

Çok azar işittim bu huyum yüzünden! Yayın yönetmenimle defalarca kafa kafaya geldim, ama hala en güvenilir editörü benim, çünkü yetiştiremeyecek korkusu yok, nasılsa son anda bile olsa yapacak diye rahatça evine gidebiliyor.. babam hiç umursamamıştır son dakikacılığımı, ama annemden çok laf yedim bu yüzden! ama ne değişti? HİÇBİR ŞEY! arkadaşlarımdan da tonla azar işittim, ama sonuçta karlı çıkan ben oldum hep. Şans mı, stres altında gelen güç mü, şerbetli olmak mı bilemiyorum tabii, ama benim bu halimi "maceracılık!" diye eleştirenleri artık gülümseyerek karşılıyorum, çünkü sonunda felaket de yaşanacak olsa ben bu işleri önceden yapamam.. sanki erken yapmaya kalkınca tüm bilgi ve birikimim bir yerlerde unutulmuş gibi aptallaşıyorum: uyku basıyor! lakin gel gör ki: o son dakikada tüm algılarım ayaklanmış halde savaş meydanında gibi bir cesaretle ayağa dikiliyorum.

Şimdi elimde büyük bir son dakika haberi var! yarın saat 5'e dek teslim olmuş olması gerekiyor, ben çalışmaya akşam 22.00 sularında başladım ve şu an sabah 05.28. aslında çalışma son buldu her şey hazır, okula gidip dublaja ve kurguya girip bitirmem lazım ödevi. uyumama nedenim, uyursam asla uyanamayabilirim! o yüzden oturup blogda saçmalamak işime geliyor!

Eğer yarın bu işin altından kalkamazsam akıllanır mıyım? Sanmıyorum.. yani akıllanmak isterim de, akıllanamam, o kapasite bende yok galiba!

13 Haziran 2010 Pazar

Handsfree / büyük büyük kuzenim için!


Gülhan'ın Galaksi Rehberi diye muhteşem bir program var, dünyanın en neşeli kadını almış sırtına çanta, yanına kameraman hem gülmekten kırıp geçiriyor olanca neşesiyle hem de dünayı getiriyor önünüze.. Programın sonunda jenerikle akan bir şarkı var! Sonny-J'in Handsfree diye bir şarkısı! Öyle keyifli bir parça ki ben de babamın en sevgilisi, benim en bir büyük kuzenim olan Baş Kuzen'ime gönderiyorum bu şarkıyı o da dünyanın başka bir köşesinde dinleyip neşelensin diye :) Hem de sözleri çevirdim ki dinlerken daha anlamlı olsun hepiniz için ;)
Buradan dinleyin:
Eğer ellerimden tutarsan
Hiçbir şey aynı kalmayacak
Eğer ellerimden tutarsan
Her şey değişmeye başlayacak
Yaz gelecek, bahar gelecek
hayat devam, hep devam edecek
ben sıkıldım gözyaşı dökmekten
küçücük bir alan bulabilsem
yüzümdeki gülümsemeyi çizmek
ve geçmişi silmek için

Eğer kış gelirse ve ben etraftaysam
ilk kar yere düşerken
elimden ne gelir ki
yaz gecelerinin
koyu karanlığındaki soğukla bile
savaşacak gücüm yokken


2010 bahar dönemi


2010 bahar dönemi topluluğunun mutlu mesut toplu bir fotoğrafı... Işık ve fotoğraf üstadı hocamız Emek Gül etrafına toplamış güllerini stüdyoda büyük işkenceler eşliğinde bize kurdurduğu ışığa karşı fotoğraf çekiliyor bizimle! Bahar dönemi bitiyor... seneye dek herkes kendi yoluna gidiyor.. stajlar ayarlanıyor, tatiller planlanıyor! tekrar bir araya gelene dek hoşçakalın Genç Bilgililer! ;)

12 Haziran 2010 Cumartesi

Çikolata Köprüsü

Üniversiteye ilk başladığım gün, hazırlık atlama sınavına dolapdere kampusunde girmiştim, girdiğim andan itibaren de ölesiye nefret etmiştim okuldan.. Sanki içi buzdan yapılmış dev bir tapınağa benziyordu, içine gireni yutan korkutucu bir mabed gibiydi... Hem okula gelirken kaybolmuştum, hem de okuldan dönerken, ne doğru düzgün otobüs geçiyordu, ne de insanın içini ısıtan bir mekandaydı.. o bir yıl boyunca hep birlikte sevmemeye and içmiş gibi sevmedik Dolapdere Bilgi'yi.. Dershane gibi, lise gibi ne biçim üniversite burası diyip durduk, derslerden kaçıp kaçıp büyük kantinde black djarum içtik, kimileri tiryaki olup bildiğimiz şu pis kokulu sigaraya sardılar kendilerini... kışın buz gibi oluyor diye iki bina arasındaki köprüden de nefret ettik.. hep hep kötüledik, Kuştepe Bilgi'ye gidince orası da amma küçük ama olsun üniversite havası var diye mantık dışı lafları doladık ağzımıza!

Sonraki yıl Kuştepe'ye postalandık topluca, bu kez Kuştepe kampusunden nefret ettik, çünkü Santralİstanbul açılmıştı ve bizi oraya almıyorlardı, bu kez bir yılımız Kuştepe'yi yuhalayıp, Santral'e alın bizi diye hayıflanmakla geçti! Sonra ne mi oldu? Ertesi yıl bizi Santral'e aldılar!

Ve her üç kampustede ders alıp birbirleriyle kıyas şansı bulduğum okuldaki 4. yılımda şuna can-ı gönülden hükmettim ki Kuştepe Kampusune hiç uğramasak da olurmuş (bir sürü piyano odası olması dışında) Santral gezip eğlenmek, çimlerde debelenip, futbol falan oynayıp, eşek keyfi yapılmak üzere yapılmış, ama Dolapdere kesinlikle sizi bağrında saklayan bir üniversite kampûsuymuş! Hele ki iktisadi ve idari bilimlerin konuşlandığı yeni bina insana kendini evet bir siyasi bilim merkezinde, katlarında gezinen muhteşem hocalarla iç içe bir halt zannetmesini sağlayacak düzenlenmelerden sonra! Hukukçuların, siyaset bilimcilerin, uluslararası ilişkiler uzamn adaylarının arasında, bolca da matematikçinin gezdiği son derece doyurucu bir ortam olmanın ötesinde her gittiğimde içimi gıcıklayan üç koku hala yaşıyor orda!


birincisi, iki binayı bağlayan köprünün altından kantinin fırın havalandırması geçtiği için, dünyanın en müthiş çikolata kokusu semaya yayılıyor resmen! köprü bitmesin, orda durup içimize içimize çekelim isteği yaratıyor, ama sonra dayanamayıp kantine koşarken ikinci müthiş koku sarıyor etrafı: black djarum un kantinden havalanıp 6 katı sardığı acaip karanfil kokusu! ve yine hem sigara hem çikolata için koşarken yüzünüze çarpan üçüncü hava: Havuz nemi ve kokusu! o tuhaf ılık, nemli, klorlu su buhuru!
Önünde diz çökebileceğin hocalarından birinin dersinden "vay be! neler öğrendim hakkaten, bi gün ben de böyle multi bilgili olucam!" diyerek çıkıp, çikolata köprüsünden geçip, kantinde djarum içip, üstüne o ciğer sıkıntısıyla havuza girmenin 1 saat içinde mümkün olduğu tek yer nasıl sevilmezmiş! çocukluk işte! şimdi orada okumak için yaz okulundan uluslararası ilişkiler dersi alma derdine düşmek de ne hoş değil mi :))
Bugün sempozyum için dolapdere bilgi'deyken kantin kapalıydı, ama sabah ki çikolata kokusu köprüyü sarmışken, kitap taşımak için emrimize verilen market arabasına binip köprüde kaya kaya sigara içmek her şeye değdi doğrusu, havuzun klorlu kokusu da geniz yaktı ne güzel! bizi o halde görüp deli sananlar olmuştur illaki, ama hayat güzel yahu!






9 Haziran 2010 Çarşamba

Robin the Hood

Robin the Hood.. yani 'kukuletalı robin'..

Robin Longstride öldürülen bir baron taş duvar ustasının (ki Mason manasına gelir o dönemde taş duvar ustası olmak) oğludur, tabi o bunu çok sonra öğreniyor.. Aslan Yürekli Richard'ın ölümünden sonra ordudan arkadaşlarıyla kaçan Robin yolda merhum kralın tacını geri götürmekte olan şövalyelerin uğradığı pusuda fransızları haklar, tacı ölmek üzere olan Sir Loxley'den alır ve kılıcını da babası Nothingham Baron'una götürmek üzere yola çıkar.. İyice anlatıp izleyecek olanların tadını kaçırmak istemiyorum, ama kılıcın üzerinde yazanı da yazmadan edemiyorum: "RISE AND RISE AGAIN UNTIL LAMBS BECOME LIONS"

Özetle,

Ridley Scott muhteşem bir Robin Hood yorumlaması yapmış tartışmasız.. Sinemasal açıdan yorumlamaya gerek bile duymuyorum, zira ayışığında tohum ekilen muazzam sahne (ki sahnenin müziği budur:( http://fizy.com/#s/1j824u ) ve okun yaydan fırladığı harika görüntüler gibi unutulmaz görsel şaheserler var film boyunca..


Russel Crowe'u hiç sevmezdim ben eskiden, ama gördüm ki yıllandıkça değerlenmiş bu adam, hem oyunculuğu, hem yakışıklılığı nüksetmiş.. Destansı filmler gerçekten destansıdır, siz dışardan bir gözle izlersiniz, ancak ben Robin Hood'da sanki filmin içindeymişim gibi bir duyguya kapıldım bir ara; sanki film devam etse günlerce ben yaşadığım hayat da orasıymış gibi film olduğunu hatırlamadan izlemeye devam edebilirim!

Ve Cate élise Blanchett.. Kusursuz zarafetin adı. Şunu bir kadın olarak çekinmeden söyleyebilirim ki eğer bir kez daha doğsam ve kim olduğumu seçme şansım olsa Cate Blanchett olmak isterdim! Her filminde kendine hayran bırakan muhteşem kadın! Cate Robin Hood'da Lady Marion Loxley idi.. Ve Fransız Philip'in bozguna uğradığı çıkartmaya yabani hırsız çocukları da alıp zırhıyla savaşmaya geldiği an, bana yeniden bu kadından daha çok savaş meydanına yakışacak bir dişi yok yeryüzünde dedirtti ve içimdeki amazonu da ayaklandırdı yeniden, hep yaptığı gibi..


Sonuç itibariyle, rahatlıkla söyleyebilirim ki bu film, Robin the Hood'la ilgili bugüne dek zihnime kazınmış tüm alaycı yorumları tek seferde sildi, yepyeni bir Robin yarattı zihnimde, ki bu kez 'kukuletalı Robin' den bambaşka bir Robin bahsettiğim; Robin Longstride! ve yine bekaret kemeri geyiğiyle dalga konusu olmuş lady Marion'un yerine zarif ve cesur savaşçı Marion'u da bu filmle yüreklere kazıdı Cate Blanchett.


Taş duvar ustaları hakkında onlarca kitap okudum, ve hâlâ arada aralarına karışma isteğimi bastıramayacak kadar gizemli ve zekiler gözümde.. ama tabii ortaçağın karanlığını aydınlatan dönemlerine binaen bu söylediklerim.. yakın geçmişin kanlı aydınlanmacılarına dair değil...




3 Haziran 2010 Perşembe

kelimelerin geldiler bana..


bugün onu seven, onun kelimeleriyle büyüyen herkes gibi ben de ona ait kelimelerle anıyorum Nazım'ı.. bu haziran gününde yüreğim onun kelimeleriyle dolu.. en çok bu şiirini sevdim ben Nazım'ın sevdiğim onlarca şiirinden de öte.. ve bana kelimeleriyle gelen, yüreğinden ve beyninden gelen kelimelerle beni seven insanları sevdim en çok... tekrar tekrar okuyorum Piraye için yazılmış Saat 21 Şiirlerini.. kelimelere bulanıyorum...



Bu geç vakit bu sonbahar gecesinde

kelimelerinle doluyum; zaman gibi, madde gibi ebedî,

göz gibi çıplak, el gibi ağır

ve yıldızlar gibi pırıl pırıl kelimeler.

Kelimelerin geldiler bana,

yüreğinden, kafandan, etindendiler.

Kelimelerin getirdiler seni, onlar : ana,

onlar : kadın ve yoldaş olan..

Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,

kelimelerin insandılar..


nazım hikmet ran.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

adalet.. herkes ve her şey için!



Dün gece saat on bir civarından beri İsrail'in cüretine hayret etmeye çalışsam da artık hayret edememiş bir halde izliyorum olanları... E-postalarla, telefonlarla, tweetlerle ulaştık İsrail'e ait kanatlara.. Protesto ettik elimizden geldiğince, sessiz kalmadık, bu hukuksuzluğa karşı koyduk elimizden geldiğince, milletçe.. elbette hatalı tavırlar sergileyenler, yanlış adımlarda bulunanlar var.. Hitler'i haklı çıkarmaya çalışanlar.. tüm İsrail vatandaşlarını ya da tüm musevi kardeşlerimizi de sorumlu tutanlar... işi sadece Müslümanlara karşı yapılmış bir suçmuş gibi protestoya dökenler.....


Oysa,


Bu bir insanlık suçudur, ve İsrail suç üstü yakalanmıştır, kimbilir kaçıncı kez.. bu insanlığa ve vicdana karşı bir savaştır İsrail devleti ve ordusunca açılan.. ve İsrail koskoca dünyayı karşısına alacak kadar rahat, çünkü Obama (ne yazık ki!) sadece üzülebildi duruma.. ABD'den sert bir tepki gelmeyeceğini bildiği için yaylım ateşiyle domates tarlasına girer gibi girdi İsrail gemilere! Sorun İsrail'in dünyayı karşısına alıp alamayacağı değil, çünkü alacak, çünkü korkusu yok, çünkü alıştı ekranlarda vahşet yaratmaya (ilk değil bunlar hatırlayınız geçmiş defterleri, göz önünde kolu bacağı kırılanları) alışık! Sorun Dünya alabilecek mi İsrail'i karşısına?? İsrail'i karşısına alması bir ülke için Birleşik Devletleri karşısına almasıdır, ekonomik sorunlardır, korkudur. Ve cesaret gerekir bu adımı atmaya? Dünya cesur olacak mı bu hukuksuzluk karşısında? Asıl soru budur..


İsveç onurlu bir tavırla geri çekti elçisini İsrail'den, başka hangi ülkeler yapabilecek bunu? İsveç yaptı, çünkü sağlam bir ekonomisi var, jeopolitik anlamda İsrail'den uzak, doğal olarak İsrail'den korkusu yok.. Avrupa Birliği ABD'ye nazaran çok daha sert bir tavır koydu en azından, ama yeterli mi?


İnsanlık adına çok hayret verici tepkiler verildi twitter ve facebook gibi sosyal ağlarda.. Kimileri Hitler'i savundu, az bile yapmış diyerek, kimileri işi radikalliğe döktü, müslüman kardeşlerimizi savunmak için, kimi musevi dostlarımızı hedefe koydu, kimi İsrail'e tepki koyanları eleştirdi, biz ne diye yardım ediyoruz,Hamas'ın ülkesine, PKK'yı üstümüze kim salıyor bunlar yüzünden diyenler türedi... Lakin kitlenin genelinde aklı başında insanlar daha çok dersek haksız sayılmayız herhalde.. Zira bu gerçekten de Savaşta Bile Yapılmayacak kadar ağır ve haksız bir saldırıdır, hukuksuzluktur, Uluslarası sözleşmelere (Cenevre ve Oslo) aykırı hareketlerdir ve insanlığın vicdanına yapılmış bir bombardımandır, keza Gazze'de İsrail roketleriyle öldürülen çocuklarla, İsrail'de dondurma yerken Hamas'ın canlı bombalarına hedef olup ölen çocuk eştir, eşittir! İkiz Kuleler yıkıldığında ölen masum insanlar da kurbandı, bugün gemilerde katledilen dostlarımız da... Olayları ahlaksız siyasete döken şey devlet yönetimlerinin tutumudur.. ABD'nin Afganistan için bahanesi kendi ülkesinin kurbanlarıydı.. İsrail'in bahanesi sapanlardı.. kimse masum değil.. yardım adına cesaret gösteren silahsız kurbanlarla, haksızca öldürülen sivillerden başka...
Türkiye eğer uluslararası sahada bu olayı büyük bir hukuki davaya dönüştürüp zaten gün gibi ortada olan delilleriyle işin üzerine yürürse, tarihte bir kırılma gerçekleşir ve dünyanın gidişatı çok fazla değişir.....
İşte tam da bu yüzden, İnsanlık namına sessiz kalmamalıyız bu defa..
Din için, ırk için, siyaset için değil! İnsanlık ve Hukuk için ses çıkarma günü geldi!

29 Mayıs 2010 Cumartesi

misunderstood

bazen bir şeyler anlatmak istersiniz.. ama anlatacağınız kişiye karşı duygusal bir yenilgi içindeyseniz uzar o sözcükler.. uzar, dolanır, hırçınlaşır bile siz görmeden.. bambaşkayken söylenecekler, bambaşka şeyler anlar okuyan... ve kıyım başlar.

el yarası geçer ama dil yarası geçmez doğru laftır aslında.. geçmez. kelimelerin terazisi hassastır zira. ezer geçer sizi.

28 Mayıs 2010 Cuma

gidiyorum..



yorgunum.. huzursuzum.. kırgınım.. kızgınım.. gidiyorum...


önümde bekleyen işler gözümde büyüyor.. dinleyip uğultular içindeki başımı, yola koyup karmaşayı bitirmem gerekenler için gidiyorum kısa bir süre için.. haksızlık ettiğimden özür dilemem gerekiyor.. hakkımı alandan özür istemem.. zira hatalıyım.. sabırsızım.. kararsızım.. bana biraz zaman gerekiyor... nefes gerekiyor... hoşgörü gerekiyor...


Jon Bon Jovi için geliyor.. evet :)


cold hard heart dinliyorum seneler sonra bugün yeniden... lise yıllarımın en muhteşem anılarında saklı bu sözler.. jon bon jovi işte.. zaten en güzel sözler ondan çıkar, en işe içleyen notalar da.. tabi en yakışıklı surat da ona ait hâlâ! :) arada bana takılanlar olsa da ergen gibi ne bu bonjovi takıntın diye, ergen olmaya razıyım ben bu adamlar için! ama hiçbir albümleri Jon'un yalnız çıkardığı Destination Anywhere albümü kadar muhteşem olamaz benim için.. hayatımın her dönemine damga vurmuş, hayatıma iz bırakmış herkes için dinlenmiş bir Jon şarkısı vardır arşivimde! herkes geçip gitse de Jon bâki kaldı hayatımda! yaşlanınca da torunlarıma dinletmeyi planlıyorum :)))


achilles last stand..

achilles, ingilizcede insanın zayıf noktasını anlatan bir deyim içinde geçen bir kelime.. Truva'da asırlara adını yazdırmış bir kahraman.. led zeppelin in şarkısının adından bir parça.. benim çocukluk rüyam.. dinlerken durdum dinledim sözlerini led zeppelin'in.. bir kez daha sevdim.. güzel bir çevirisini bulup buraya da yerleştirdim..



bir nisan sabahıydı
artık gitmemiz gerektiğini söylediklerinde
sana döndüğümde gülümsedin yüzüme
nasıl hayır diyebilirdik
ah, yaşayacağımız zevklere
yaşamayı hayal ettiğim rüyalara
ah, söyleyeceğimiz şarkılara
sonunda tekrar geri döndüğümüzde

bir bakışı sürükledi beni
bildiğini iddia edenlere
yıllardır gördükleri bu kimsesiz sokakları
iblislerin cirit attığı bu delikte
ah, yelken açmak uzaklara
kumsallı diyarlara, başka günlere
ah, dokunmak rüyalara
kimsenin asla göremediği, evet

güneşe,güneye,kuzeye
uzanır altın kesesi
sadakat zincirleri düştü
paramparça olup yere
ah, binmek rüzgarlara
ve tepinmek göklerde tüm şamatanın üstünde
ah, kahkahalarla gülmek ve dansetmek
kalabalığın üstüne çöken gecede

yol gösteren birini arıyorum
kudretin dev adımı
kurtar bizi bu dolambaçlı yoldan
ayaklarımızı taşa çeviren
çalarsa bir çan
kutlamak için bir kralı
şaşmalı buna yürekler
kıvançlıyız duymaktan yorgun olsa da ayaklarımız, evet

sevinçle kavuştuğumuz günlerde
sonsuz yazın ışığını yakacağım
uzaklara, çok çok uzaklara
varamayacak kadar yorgunsun
ah, bu tatlı nağme
yatıştırır ruhu, dindirir acıları
kalırım şimdi belki de burada
uyanıncaya kadar yeniden

dolaşırım,ararım
dinlenebilecek güvenli bir yer
atlas'ın güçlü kolları
ayırır göğü yerden
çünkü güçlü kollar atlas'ın
ayırır göğü yerden.....
yağacağım ben,yağacağım.........

27 Mayıs 2010 Perşembe

uyku.. bütün isteğim buydu..

bazen öyle tatlı, öyle derin bir uyku çörekleniyor ki göz kapaklarıma.. yerimden kımıldamayı geçtim, göz kapaklarımı hareket ettirmeye gücüm kalmıyor, uykusuz geçen günlere inat..

bedenim sanki dünyanın yükünü sırtlamışken, ruhum dayanılmaz bir hafiflik içine yuvarlanıyor gibi tuhaf bir duyguya sarılıyor zihnim.. akşam güneşi sızarken pencerelerden, perdeler ilk yaz rüzgârıyla uçuşurken ben uykunun kollarında kendimden geçiyorum..

huzurun en büyüğünü, o tatlı mayışıklık halinde, sarılırken bir bedene sarılır gibi incecik örtülere, yüzümde bir gülümsemeyle uykumun arasında duyumsuyorum...

ve her defasında aklıma Ahmet Haşim'in "bir günün sonunda arzu" şiiri geliyor, akşamları bahçedeki küçük havuzun başında okuduğum...

'Akşam, yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam;


Üstümde semâ kavs-i mutalsam

Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam!'


25 Mayıs 2010 Salı

vs. vs. vs

yazacak neler birikti.. peer gynt üzerine yazmalıyım mesela, oyunu izlerken duyup aşık olduğum nigel kennedy'nin time for time adlı parçası üzerine neler neler anlatmalıyım... paulo coelho'nun birkaç kitabını birden okuduğum o bir haftayı anlatıp bende neler bıraktığını söylemeliyim.. baykal olayıyla ilgili yaptığım yorumları, anayasa değişikliği hakkında hukukçu arkadaşlarımdan öğrendiklerimi, izlediğim ve bayıldığım o filmi... yazmalıyım..

yüzerken, kendime olan öfkemi süratime yansıtıp, nasıl bedenime işkence ettiğimi, canımın yandığını ve tüm gün beni yatağa bağlayan şiddetli sağ omuz ağrımı anlatmalıyım.. sudayken aklımdan, piyano çalışırken içimden geçenleri.... yazmalıyım.....

çünkü hayalkırıklığı yaşıyorum bugün.. çok yakın bir arkadaşım geldi ağrıyan omzuma sıcak havlu ve kas gevşetici desteği için... dedi ki, "bugün yüzünden hayalkırıklığı dökülüyor..ne hissediyorsan hep yüzünden akıyor zaten.."

sadece seren bir parça hafifletti yüreğimi bugün.. bu akşam.. "seni seviyorum şapşal" dedi.. seni seviyorum bunu bil.. hayat kısa ve ben bunu sana hiç söylemedim... onun beni sevmesini seviyorum.. söylemese de seviyor beni.. ben söylüyorum ona bazen.. özlüyorum onu.. bu akşam biraz kırgınım.. biraz omzum acıyor.. biraz değil çokça babamı özlüyorum.. babam gelsin yanıma, omzunda uyuyayım istiyorum... seren gelsin ben uyurken kapımdan baksın sırıtsın istiyorum... bu akşam birisi bana iyi birşey yapsın...

çünkü güçsüzüm bugün.. kızgınım kendime.. öfkeliyim,

hırsımı kendimden çıkarıyorum.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Desperate Housewives



Banliyölerin umutsuz kadın kahramanları:
Banliyö sınırları içindeki ev kadınlarının gizli yaşantısı; Annelik, komşuluk, kimlik çatışması ve erkeklerle ilişkiler

Ev Kadınlarının Bilinmeyen Yaşamlarını, Kimlik Çatışmalarını, Erkeklerle İlişkilerini ve Anneliklerini Konu Alan Desperate Housewives Dizisi Üzerine Bir Analiz


Ayşegül Tabak
Bibliyografi ektedir.

Giriş
Ev kadınlığı, ataerkil döneme girildiğinden beri kadınların kaderi olmuştu, ta ki 1940’lı yıllarla birlikte Amerikan erkek nüfusu kitleler halinde savaşmaya gönderilene dek. Amerikan hükümeti, ülke ekonomisinde gerilemeye neden olmamak ve silah endüstrisinde daha fazla çalışana duyacağı ihtiyacı gidermek için kadınları çalışma hayatına katma konusunda büyük yönlendirmelerde bulundu; özellikle reklam sektörünün yardımıyla, çalışan güçlü kadın sembolleri pazarlandı, sonuçta da hem erkeklerine ve çocuklarına hem de ülke ekonomisine katkı sağlamaktan gurur duyacak bir çalışan kadın jenerasyonu yaratıldı. Böylece o tarihten sonra bu yeni ve farklı kadın jenerasyonu yükselişe geçti ve evdeki kadınlar unutuldu. İlerleyen zamanda, feminizmin de yükselişiyle birlikte çalışan, yalnız ve güçlü kadın ön plana çıktı; sinema filmlerine, haberlere, kitaplara ve özellikle de televizyon dizilerine bu seksi, yalnız ve iş dünyasının güçlü hayat kalitesi yüksek kadınları taht kurdu ve uzun dönem bu kadın kahramanların sıkıntıları, üzüntüleri, başarıları ve yalnızlıkları konu edildi; Ally Mcbeal ve Sex and the City tüm dünyada takip edilen başarılı ama yalnız kadın dizilerinin en önemli iki örneğiydi. Ancak “Savaşın etkileriyle ekonomik ve sosyal olarak değişen Amerika’da, savaş sonrası dönemde çocuklara istikrar ve güven duygusunu verebilmek için aile olma kavramı yeniden kıymetlendi.“(Amin, 2005: 57) 1 Böylece ailelerin, bahçeli evlerden oluşan klasik mahalle kavramına sahip, kentten izole edilmiş yaşam alanlarına yeniden yönlendikleri dönem başladı. Yıllarca göz ardı edilen ev kadınları kendi hükümranlıklarını kurabilecekleri bir alana yerleşmeye başladılar. Banliyölerdeki düzenden, huzurdan ve sınırlara girip çıkanların güvenilirliğinden sorumlu oldukları bu bölgelerde her biri kendi “hane”danlığının liderliğini ele aldı.
Desperate Housewives, yıllardır göz ardı edilen ev kadınlarının yaşamlarını konu alan ve tüm dünyada kitleleri ekrana bağlayan bir seri oldu. Ev kadınlarının sadece yemek yapıp kocalarını evde bekleyen ve çocuk büyüten kadınlar olmadığını, onların da girift ilişkileri, beklentileri, mutlulukları, umutsuzlukları ve tuhaflıkları olduğunu gösteren dizi, belki de bu yüzden dünyanın birçok yerinde bu kadar ilgi gördü ve ödüller aldı. Desperate Housewives, Wisteria Lane banliyösü sakinlerinden
Mary Alice Young (ölü) (Brenda Strong)’un intiharıyla başlıyor ve Mary Alice kendi intiharından sonra banliyödeki diğer ev kadınlarının hayatlarını –öte dünyadan görerek- izleyiciye aktarıyor.
Makale boyunca, bir yandan, Desperate Housewives dizisindeki karakterlerin çocuklarıyla, kocalarıyla ya da sevgilileriyle ilişkilerini, kimlik çatışmalarını analiz ederken, tüm bunların gerçek hayatla ne derecede benzeştiğini ve izleyicisini nasıl etkilediğini; semiyotik (semiotic), cinsiyet sorunu (gender) ve kimlik (identity) kavramları üzerinden inceleyeceğiz.
Evrimleşen Ev Kadınlığı
Kadının toplum statüsü zaman içinde evrimleşti, bundan 40.000 yıl önce kadın erkeğin korktuğu ve saygı beslediği bir varlıktı. Yıldız Cıbıroğlu bunu sebeplerini şöyle açıklıyor; “Gövdesinin süt imalathanesi gibi olması, her ay kanadığı halde ölmemesi, karnında dokuz ay sessiz duran bebeğin dışarı çıkınca süt emerek büyümesi, çıplak olan dönemde bunun gözlenebilmesi, erkeğin kadının gebeliğindeki rolü konusunda kafasının karışık olması, kadın cinselliğinin erkek üreme organını gözle görülür biçimde değişime uğratması (ereksiyon ve boşalma), kadının ergen erkeğin düşlerine girip onu baştan çıkarması vb. etkiler sonucu erkeğin kadın karşısında çaresiz kaldığını düşünmek yanlış olmaz. Erkek için en iyisi, bunca tehlikenin, doğal afetin insanlar için ölümcül olduğu çağda onu simgesel anne, giderek “yüce ana” bilmek, hastalığında onun otacılığından yaralanmak ve koruması altına girmektir.” (Cıbıroğlu, 2004: 45) 2 . Devletin ortaya çıkışıyla ataerkilleşmeye başlayan kültür, kadına dair simgeleri erilleştirmeye ya da kötü birer imgeye dönüştürmeye başlıyor. Antik çağlar boyunca kadın saçı ve büyücülüğü ile özdeşleştirilen sağlığın ve üremenin simgesi yılan, devletin ve ataerkil dinlerin çıkışıyla birlikte, Havva’ya yasak elmayı yemesini ve Adem’e de yedirmesini öğütleyen iblis olarak karşımıza çıkıyor. Böylece dalgalı saçları yılanla özdeş Havva Adem’e yasak meyveyi veren onu baştan çıkarıp, cennetten kovulmalarına neden olan günah keçisi oluyor. Binlerce yıl cennetin kendisi olduğuna inanarak ona tapınan erkek sonunda kadının hükümranlığından çıkıyor ve kadın tanrıçalar karşısındaki konumunu, onlara günahkar rolünü vererek üstün duruma geçiriyor ve onu eve kapatıyor. Kadına, onun sahibi gibi davranıyor, ona çektirdiklerinin acısını, bazı toplumlarda onu tesettürle örtüler altında saklayarak, bazılarında varlığını zayıf ve ikinci sınıf görerek çıkarıyor. Peki kadınlar etkilerini korumayı nasıl başarıyorlar? Desperate Housewives’ın jeneriğinde işte bu konu illüstrasyonlarla çok kayda değer bir başarıyla anlatılıyor. Jenerikte, yasak elma ağacının altında ikisi de çıplak duran Adem ve lüle lüle yılan kıvrımlı saçlarıyla Havva görünüyor. Havva’nın dala uzanmasıyla, devasa bir elma Adem’in üzerine düşüyor ve onu eziyor; bunun okumasını şöyle yapabiliriz: Havva’nın işlediği kusur o kadar büyük ki, onun yüzünden baştan çıkan Adem yaptığı hatanın altında eziliyor, suçlu Havva olmasına rağmen masum Adem bu günahın yükünü üstlenmek zorunda kalıyor. Jenerik boyunca yapımcılar her karakteri bir kimlikle özdeşleştirmiş ya da karaktere bir simge yüklemişler. Lynette Scavo’yu canlandıran Felicity Huffman’ın adı geçerken, ekranda bir sürü çocuk firavunun arasında kalan ve dayanamayıp bayılan Cleopatra görülüyor, elbette bu durumda Lynette karakterinin dört çocuklu ve bu yüzden kariyerini terk etmiş bir anne olduğunu belirtmek gerekli. Temizlik takıntısı olan Bree Van de Kamp (daha sonra Hodge olacak) (Marcia Cross) jenerikte yerleri süpüren ve alışveriş malzemelerini kucağından düşüren iki ayrı illüstre karakterle tanıtılıyor, Gabrielle Solis (Eva Longoria Parker) karakterindeki iki yüzlü ve çıkarcı yanı vurgulanırcasına gülümserken gözüne çizilmiş kocaman bir timsah gözyaşıyla deklare ediliyor, Susan Mayer (Teri Hatcher) ise sakarlığıyla ve çok sık hata yapmasıyla ünlü ana karakter; o da jenerik sonunda ağaçtan düşen elmayı yakalayan ola ki Havva’ya gönderme yapılan karakter, yani Susan da banliyönün günah keçisi olarak görülebilir, tabii bu arada jeneriğin sonunda, kadınların ellerinde birer elmayla altında durdukları yasak elma ağacının dalına sarılmış sallanan bir yılanın varlığını da unutmamak gerek. Aşağıdaki resimde; büyük elmanın üzerinde “Çaresiz Ev Kadınları” yazısını görüyoruz, ancak elmanın altında çaresizce ezilenin Adem olması oldukça çarpıcı ve anlamlı bir ironi.

Şekil 1: Desperate Housewives’ın Jeneriğinden bir görüntü; başı uzanmış bir yılan, elinde elmayla Havva ve dev elmanın altında ezilmiş, göremediğimiz Adem.



Wisteria Lane Banliyösünde Yaşam
“Ah Tanrım! Zamanımı ne yapıyorum ben? Altıda kalkıyorum. Oğlumu giydiriyorum ve ona kahvaltı hazırlıyorum. Bulaşıkları yıkadıktan sonra duş alıp bebeği doyuruyorum. Öğle yemeğini hazırlıyorum, çocukları öğle uykusuna yatırınca ya ütü yapıyorum ya dikişi dikiyorum ya da sökük tamir ediyorum, bunların hepsini öğleden önce yetiştiremem, sonra akşam yemeğini hazırlıyorum ve kocam televizyon izlerken ben bulaşık yıkıyorum. Çocukları uyuttuktan sonra saçımı tarayıp yatağa giriyorum.” (Giles, 2004: 30) 3 Feminist Betty Frieden’ın çocukken kendi annesine dair yaptığı gözlemlere dayanarak yazdığı bu satırlarda, ev kadınlığının yorucu ve monotonluktan sıyrılmayan kısmını görmek hiç de zor değil, buna rağmen Friedan’ın atladığını düşündüğüm bir nokta var, Desperate Housewives’ta çok daha net görebiliyoruz, ki bu ev kadınlarının birbirleriyle olan girift ilişkileri. Durmadan karşı ya da yan bahçeyi gözetleyerek neler olup bittiğine dair tahmin yürüten, farklı bir durum gördüğünde diğerlerine haber veren ya da doğrudan olay mahalline koşturan kadınlar çok iyi dost olup en mahrem sırlarını bile paylaşabilen komşu ev kadınları, birbirlerinden nefret de edebiliyor ve bu da onların monoton günlük yaşamlarına çok farklı bir boyut kazandırabiliyor. Elbette bir ev kadınının diğerinin yaşam alanını gözlemesi için uygun bir mimari yapıda yaşaması gerekiyor, apartman dairesinde oturan kadınların böyle bir şeyi yapması oldukça güç olacaktır. Banliyölerin ev kadınlarının günlük hayatına etkisi de bu noktadan başlıyor, Judy Giles; “ Banliyöler hiçbir zaman, sadece sanayileşme ve kentleşmenin karmaşık düzeninde yaşamaya karşı bir coğrafi çözüm olarak anlaşılmadı. Onlar, ideal bir mimarı ve sosyal alan, kültürel değerlerin kaynağı olan ruhsal ve duygusal bir manzara olarak görüldü.” (Giles, 2004: 30) 4 Bu özelliğinden ötürü banliyöler ev kadınlarının güven içinde çıkıp dolaşabildikleri, mimari yapısı sayesinde birbirlerini gözleyebildikleri, çocuklarını bahçede oynamaya yollayabildikleri oldukça rahat alanlardır.

Şekil 2: Wisteria Lane Banliyösünün krokisi ve karakterlerin evleri.

Desperate Housewives’ta tüm karakterler bir diğerinin yaşamını kısmen evinin penceresinden röntgenleyebilme lüksüne sahip, bu da onların birbirlerinin hayatlarına olan meraklarını artırıcı bir unsur. Örneğin 2. sezonun 2. bölümünde, Susan Mayer sabah gazetesini almak için kapıya çıkar ve eski kocası Karl’ın da Edie’nin evinin önüne sabahlığıyla gazeteyi almak için çıktığını görür, çıplak ayakla ve sabahlığıyla koşarak Karl’a bağırıp çağırdığı bu sahne, banliyönün bu özelliğinden yararlanılarak kurulmuş bir sahnedir.
Lynette Scavo
Zamanını bulaşık, yemek ve çocuklara harcayan ev kadınları bir takım takıntılar geliştiriyor ya da mutsuz oluyorlar; Felicity Huffman’ın oynadığı Lynette dördüncü çocuğunun doğumuyla eski parlak kariyerinden iyice uzaklaşıyor, yaramaz ikiz oğullarıyla başı dertten kurtulmayan Lynette onlara bakıcı tutacak mali durumda da değil. Tek şansı diğer komşularının aksine onu çok seven ve yardımcı olmaya çalışan kocası Tom’un varlığı, buna rağmen bunalımdan kurtulamıyor. Sürekli çocukların peşinde koşturan ve bebek çişi kokan Lynette, kocasının seksi ve başarılı iş arkadaşlarını gördükçe kıskançlık damarları kabarıyor, tüm bu yorucu ve karmaşık ev düzeni yüzünden cinsel hayatı bile sekteye uğrayan Wisteria Lane annesi, ona acıyan gözlerle bakan eski iş arkadaşlarına katlanamıyor ve Tom’u evde çocuklara bakmaya ikna edip yeniden iş hayatına dönme kararı alıyor, ancak zamanlama hatası ve özel yaşam müdahalesi kabul etmeyen reklam sektöründe çalışan Lynette’i, neredeyse çalışan tüm annelerin çok iyi bildiği iki arada bir derede kalma durumu bekliyor. Başta zorlansa da evi idare edebilen Tom’a rağmen, annesine ihtiyaç duyan küçük bir bebek ve annesinin boşluğunu hayali İngiliz bir dadıyla doldurmaya çalışan oğluyla, sinirli ve çocuklu kadınlara düşman feminist patronu arasında sıkışmaya başlıyor. İlerleyen bölümlerdeyse Tom bu çıkmaza başka bir çözüm buluyor; ikisinin işleteceği eve yakın bir pizzacı açmak, tabii bu kez de, kim kimin patronu, kadın mı yönetir yoksa erkek mi çatışması, Scavo’ların hayatına damgasını vuruyor.

Şekil 3: Lynette Scavo ve yaramaz oğulları.
Lynette Scavo, dizideki en yoğun kimlik çatışmasını yaşayan karakter. Evde iyi bir anne ve ev kadını, yatak odasında kocasına elinde tutmaya kararlı atnrıça kadın ikonunu ve iş yerinde sıkı bir reklamcıyı yaşatmaya çalışmak onu büyük bölünmelere itiyor, anneliği bile, büyük oğluna karşı sabırlı ve şefkatli, ikizlerine karşı sözünü geçirebilen, sert ve küçük bebeğine tam bir dadı olmasını gerektirecek şekilde parçalara ayrılıyor. Bu hızlı tempo sonunda Lynette Scavo’yu kansere kadar götürüyor. Neyse ki güçlü olmaya alışmış olan karakterimiz kanseri yeniyor, fakat pizzacı dükkanındaki aşçı Rick’le karşılıklı olan platonik duygularını bastırmak oldukça zorlayıcı görünüyor.
Bree Van de Kamp (Hodge)
Bree Van de Kamp ise aşırı titizlik takıntısı olan bir ev kadını, daima mükemmel ve onun bu mükemmelliği çocuklarını ve kocasını o kadar bunaltıyor ki sonunda kocası boşanmak istiyor, ancak boşanmak isteyen ve onu aldatan Rex, Bree’ye aşık eczacısı tarafından yanlış dozda ilaçla öldürülüyor. Kocasının ölümü ardından hala mükemmel olan ve cenazede bile bu takıntısı yüzünden küçük bir skandala imza atan Bree, ölümün doğal olmadığı sonucuna varan adliyenin otopsisinden sonra, baskınlığını son haddine kadar kullanıyor. Rex’in annesine inat diğer ev kadınlarını da çağırdığı yeni bir cenaze düzenliyor. Ölümünden önce onu katili gibi gösteren bir not bırakan kocasını asla affetmeyecek olan Bree, Rex’i başka bir yere gömdürüyor ve yüzüğünü de mezara fırlatıyor. Bree Van de Kamp, kadınların ne kadar sakin ve mükemmel görünürlerse görünsünler, onları çıldırtacak bir olay karşısında gerçekten çıldırabileceklerini kanıtlar gibi duruyor. Rex’in ölümünden sonra Orson Hodge’le evlenen Bree’nin mükemmellik takıntısı, zaten annelerine karşı soğuk olan çocuklarında ters tepiyor; kızı Edie’nin kuzeninden hamile kaldı ve bunun açığa çıkmaması için Bree hamile taklidi yaptı ve bebeği kendisinmiş gibi gösterdi, oğlu Andrew’un ise eşcinsel olduğu ortaya çıktı. Dünyanın neresinde olursa olsun fazla baskıcı annelerin çocuklarının da buna benzer sorunlar çıkardıklarını görmek zor olmuyor; kişisel gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki bu durum Türkiye’nin küçük şehirlerinde bile aynı. Bu yönden dizi çok da marjinal görünmüyor, üstelik Amerikan toplumundaki yapıyı düşünürsek.

Gabriella Solis
Wisteria Lane’in ev kadınından öte salon kadını olarak tanımlanabilecek sakini, Gabrielle Solis ise eski bir model. Çocukken üvey babasının tacizine maruz kalmış olan Gabbie, zengin kocası Carlos Solis’i ilk sezonda 17 yaşındaki bahçıvanıyla aldatıyordu, daha sonra hamile kalan Gabbie birkaç bölüm boyunca kocasına sadık kalsa da, bebeğini düşürdükten sonra yeniden eski Gabrielle’e dönüşmeye başlıyor. Carlos’tan parası için ayrılmayan Gabrielle her şey için tasarımcı kullanan, lüks arabalar satın alan çok güzel ama işine gelmeyen durumlarda sinsi ve iki yüzlü davranan bir karakter. İlk sezonda kayınvalidesi Juanita’yla yaşadıkları ve ölümünün ardından döktüğü sevinçle harmanlı timsah gözyaşları da bunun kanıtıydı.

Susan Mayer (Delfino)
Susan Mayer, kızı Julia’yla yaşayan ve evde yaptığı çizimlerle para kazanan bir kadın. Kızı Julia neredeyse annesine göz kulak olan taraf gibi, çünkü Susan, çoğunlukla sakar, anlık tepkilerine kurban olan ve çoğu zaman verdiği kararlardan pişman olan bir karakter. Mike Delfino’ya aşık olan Susan’ın en tuhaf komşuluk ilişkisi Edie Britt’le. Seksi bir sarışın olan Edie, Susan’dan hiç hoşlanmıyor ve Susan kimden hoşlanıyorsa onu elinden almaya çabalıyor. Önce Mike’ı baştan çıkarmak için çok uğraşan Edie başaramayınca Susan’ın eski kocası Karl’la flört etmeye başladı. İlk iki sezon boyunca dizideki en merak uyandırıcı aşk ilişkileri Susan’ındı. Mary Alice’ın intiharının ardındaki gizem ise Mike’la ilgiliydi. Mike’ın eski sevgilisi Diedra’nın Mike’dan olan çocuğunu Mary Alice ve kocası kaçırıp büyütmüşlerdir, Diedra küçük Zach’ı geri almaya geldiğinde Mary Alice Diedra’yı öldürür ve bu sır yıllarca saklanır, ta ki Mike Zach’in izini bulup Wisteria Lane’a gelip, Susan’a aşık olana kadar. Zackhary ise yaşadıklarının etkisiyle saldırganlaşan genç bir erkek olmuştur ve Susan’ın kızıyla flört etmektedir, bu durum bir süre için Susan-Mike ilişkisini etkilese de sonunda evleniyorlar ve bir bebekleri oluyor. Evlendikten sonra daha iyi geçinmek için çok çalışmak zorunda kalan Mike baş ağrısı haplarına bağımlı olunca bir süre rehabilitasyon merkezine gitmek zorunda kalsa bile.

Susan’ın Mike’la inişli çıkışlı ilişkisi sırasında eski kocasını Edie’den kıskanması ve hala ona aşık olduğunu söyleyen Karl’la bir ara birlikte olması karmaşık kadın ruh halinin ilginç örneklerinden. Durmadan Edie ve Karl’ın ilişkisini karıştırmaya ve kızıyla Edie’nin arasını bozmaya çalışan Susan ne yapacağını bilemeyen ve izleyiciyi güldüren bir karakter.

Sonuç
Dört sezondur dünyanın birçok ülkesinde izleyiciyi ekrana bağlayan Desperate Housewives, banliyölerdeki ev kadınlarının monoton görünen hayatlarının gizli karmaşasını ekrana yansıtan bir yapım, hatta dizinin adı Desperate Housewives (Umutsuz Ev kadınları) konmadan önce Wisteria Lane ve The Secret Lives of Housewives(Ev kadınlarının Gizli Yaşantıları) gibi seçenekler üzerinde durulmuş. (Detaylarla Dolu Sahne Arkası: 2007)5
Seri, birçok yayın organı tarafından klişe kalıplar (stereotype) yansıttığı için eleştirildi de, örneğin, “İkinci sezonda banliyöye taşınan tek zenci aile Applewhite’lar, katil zannettiğimiz oğulları Caleb’i, şiddet uygulayarak bodrum katına hapsetmişlerdi, ancak daha sonra öğreniyoruz ki iyi evlat sandığımız Matthew asıl tecavüzcü ve katil çıkıyor. Bunun ortaya çıkmasıyla Applewhite ailesi bir gece yarısı Wisteria Lane’i terke ediyor. İşte bu, hikayenin sonu. İzleyici üzerine hiç kafa yormadan kapatıyor televizyonunu, ancak görüyoruz ki hala televizyonlardaki siyah karakterler şiddetin kaynağı olarak gösteriliyor.” (Williams, Daily Orange,10/12/2006)6 Elbette bu kadar çok izlenen bir dizide siyah bir ailenin şiddet unsuru olduğu ve mahalleyi terk ederlerse doğru olacağı gibi bir düşünce yansıtılıyorsa bu Amerika’da hala varlığını sürdüren siyah karşıtı ırkçı tavrı besleyecektir. Ayrıca dizideki yan karakterleri saymazsak beş ana karakterimiz oldukça fit ve güzel kadınlar, gerçek dünyayla en az uyuşan kısımda bu galiba. Her ne kadar diğer karmaşık ilişkiler ülkeden ülkeye kültürün getirdiği etmenlerle gerçeğe yakın ya da uzak olabilirse de herkesin bu kadar zayıf görünmesi normal hayatta daha zor olsa gerek. Bu tür bazı tuhaflıklar olsa da, wikipedia’da listelenen rakama göre, Desperate Housewives ve oyuncuları dört sezon boyunca 24 festivalde aday gösterildi, yalnızca sekizinden eli boş dönen ekip, toplamda 35 ödül aldı. Karakterleri reklamlarda oynayarak şöhretlerini katladı, özellikle Eva Longoria Parker Magnum reklamıyla tam anlamıyla meşhur oldu.
Sonuç olarak Desperate Housewives, kadınların Havva’ya yüklenen günah keçiliğini üzerlerinden atıp, yeniden egemen olmaya çalışmalarının örneği gibi, bunu özellikle Bree ailesine karşı olan baskın tutumunda ve Lynette’in iş hayatı konusundaki ısrarlarında görebiliyoruz. Bunun dışında hemen hemen tüm karakterlerin erkeklerce aldatılması erkekler hep aynı klişesini vurgularken, kadınların arada yaptıkları kaçamakların dizide daha anlaşılabilir gösterilmesi de özellikle türk seyircisine farklı geliyor, bu da onları ekrana daha çok bağlarken zaman zaman daha fazla kızdırıp, bazen de daha çok güldürebiliyor.
Kimlik çatışmaları, erkeklerle ilişkileri ve çocuklarına karşı tutumlarıyla Desperate Housewives’ın kadınları, birçok yönüyle, orta sınıf banliyö kadınlarının yaşamlarıyla benzeşiyor ve muhtemelen bu benzerlikler nedeniyle bu kadar çok seviliyor.





Bibliyografi:
Amin, A.M (2005) The Suburbs on Television: An Analysis of Home Improvement and Desperate Housewives Master Tezi, School of Architecture, Domestic Environments, McGill University ; Montreal, ss: 57
Cıbıroğlu, Y. (2004) Kadın Saçı Büyü ve “Türban” Payel, İstanbul, ss:45
Giles, Judy. Parlour and the Suburb : Domestic Identities, Class, Femininity and Modernity. New York, NY, USA: Berg Publishers, 2004. p 30. http://site.ebrary.com/lib/bilgi/Doc?id=10060556&ppg=40
Giles, Judy. Parlour and the Suburb : Domestic Identities, Class, Femininity and Modernity. New York, NY, USA: Berg Publishers, 2004. p 30. http://site.ebrary.com/lib/bilgi/Doc?id=10060556&ppg=40
Williams J. (10/12/2006) ABC's 'Desperate Housewives' reinforces stereotypes of gender and race, Daily Orange / http://media.www.dailyorange.com/media/storage/paper522/news/2006/10/12/Opinion/Abcs-desperate.Housewives.Reinforces.Stereotypes.Of.Gender.And.Race-2346084.shtml