Powered By Blogger

31 Mart 2011 Perşembe


Bilemezsin
Sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı.
Hiçbir şey içime sinmedi.
Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var.
Ya da okyanusa su.

Düşündüğüm her şey
Doğu’ya baharat götürmek gibiydi.
Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok,
Çünkü Sen zaten bunlara sahipsin.
O yüzden Sana bir ayna getirdim.
Kendine bak ve beni hatırla…

Mevlana

14 Mart 2011 Pazartesi

kadınlara sone...

Ekaterina Moré - Ballerina
Ben güzel gözlü kadınları severim

Bir de küçük ayaklıları, uzun boyunluları

Hem nasıl severim, öyle severim işte

Terler avuçları, kesilir solukları

Ben mahzun kadınları severim

Yavru ceylanca kadınları, ürkekçe

Hem nasıl severim, öyle severim işte

Bilemezsiniz ne güzeldirler, öpüştükçe

Ben akıllı kadınları severim

Düşünen, az konuşan, çok bilen

Her yerde, her zaman nazı çekilen

Hem nasıl severim, öyle severim işte

İçimde büyük, sonsuz ateşler yanmalı

Ölümüm bile o kadının yüzünden olmalı


Ümit Yaşar Oğuzcan

en güzel köy


Bahar geldi ya benim ilk işim Yeniköy'e gitmek tabii!

Aldık kitabı defteri, İstanbul'un en güzel en ışıklı Pazarlarından birini Yeniköy Kahvesi'nde geçirelim diye...

Oturduk çalıştık (!) Güldük en çok tabii, etraftaki bütün sarışınlar hakkında yorum yaptık, zira tam arkamda üç tane vardı, üçü de birbirinden fenaydı!
Simit-kaşar, sıkma portakal, çay derken Yeniköy eşrafından arkadaşlara haber saldık ki gelsinler birazda onları görelim dedik...

Akşam olup hava alacakaranlığa dökülünce de topladık tası tarağı, Takanik'e balık yemeye gittik.

Ah Yeniköy! Gemiler falan... Boğaz olabildiğine lacivert...

Yaşamak bazen çok ışıklı, renkli bir iş...

12 Mart 2011 Cumartesi

Frida & Diego

Abrazoamoroso 1949

Bundan altı ay önce, Eylül 2010'da Viyana'da unutulmaz bir tesadüfle karşıma çıkmıştı Frida Kahlo sergisi. Bugün, her ne kadar Viyana'daki dev boyutuna ulaşamasa da iyi bir kürasyonla gerçekten çok çarpıcı bir Frida sergisi dolaştık... Berlin'de ve Viyana'daki sergilerde yer alan tabloların neredeyse hiçbiri yoktu sergide, diğer iki sergiden en az birini gezmiş herkes için İstanbul ayağının ufak çaplı, tümüyle tadımlık, anı tazelemeye yönelik bir gezi olarak kalacağı su götürmez, ancak Frida'nın fotoğrafları ve tabloları eşliğinde dostlarının insanın yüreğini titreten konuşma kayıtlarının verilmesi kesinlikle sergiyi 2. hatta 3. kez dolaşma hissini verdi insanlara... Frida'yla anılan birçok tablo yoktu sergide. Fotoğraflardan üçü beşi vardı neredeyse. Oysa Viyana sergisini ben koştura koştura 2 saatte bitirememiştim. Zira Frida'ya ait tüm fotoğraflar ve neredeyse eserlerinin tamamı sergileniyordu.

Her şey bir yana beni bugün bu sergiden yüreğimi mengeneye alınmış halde çıkaran tablo Abrazoamoroso ydu.
Dönüp dolaşıp yine onun önünde buldum kendimi... Bırakıp gidemedim. Sanki tabloyu orada bırakıp gitsem bir şeyi sonsuza dek yitirecekmişim gibi. Tabloya bakarken yanımda eksik bir şey varmış gibi. O tabloya bakması gereken biri daha varmış gibi... Buna karşılık ben yanımdakine dönüp tablonun daha önce bir gece yanımda benimle o tabloyu görmesi gereken birine yaptığım okumasını tekrarladım...

"Gecenin karanlığı ve gündüzün ışığı, kötünün ve iyinin, acının ve mutluluğun bir aradalığını anlatır. Frida tüm dünyaya can veren doğayı dişil halde, göğsünden gelen sütle besleyen bir ana olarak betimler. Ve kendi de bir anne gibi önünde çırılçıplak kalan Diego'yu kucağında taşıyıp onu beslemektedir. Bilgeliğin ateşini elinde tutan ve artık üçüncü gözü açılmış Diego'ya bu üstün yanı, dehası nedeniyle aşık olan Frida onu bağrında taşımakta ve Diego'nun ellerinde taşıdığı bilgeliğin ve yaratımın ateşi Frida'ya acı verip yüreğini parçalamaktadır, çünkü içkinlikle biliriz ki yaratıcı insanlar acı verici süreçlere sürükler sevdiklerini... Diego'nun Frida'ya çektirdiği acılar, aldatmalar, terkedişler gibi..  Ama Frida buna rağmen Diego'yu sevmekten ve onun düşüncelerini beslemekten ve ışığından yararlanmaktan vazgeçemez, çünkü evrenin iyi ve kötü yanlarını kabul etmiştir; insanın da iyi ve kötü yanları olduğunu bilir ve Diego'yu mutlu eden ve acı veren her şeyiyle sevmeyi öğrenmiştir... Karşılıklı aldatmalarla, ayrılıklarla ve geri dönüşlerle dolu bu yolculukta Frida ve Diego, yolun sonuna dek bir arada kalmayı sürdürdüler... Bütün bu ızdıraba rağmen..."

Bu tür bir bağlılığa sahip olmak için insan karşısındakinin aydınlık ve huzur veren yanı kadar, karanlık ve parçalayan yanını da aynı ölçüde kabullenmeyi öğrenmek zorunda.

Değer mi buna?
Eğer birlikte yaratabiliyorsanız, her şeye değer.

Aksi haldeyse, iki sokak köpeğinin birbirini boğazlamasından farkı yoktur, zira onlar da bir şey üretmeden sürdürürler kavgayı ve aşkı, siz de.

10 Mart 2011 Perşembe

Kansas City Shuffle - Sağ Gösterip Sol Vurmanın başka dildeki karşılığı




its a blindfold kick back type of a game

called the kansas city shuffle

whereas you look left and they fall right

into the kansas city shuffle

its a they-think you-think you don't know

type of kansas city hustle

where you take your time

wait your turn

and hang them up, and out to dry



its a shakedown switch arrive in town

type of kansas city shuffle

gotta' make both sides and let it ride

on the kansas city shuffle

now the tables turned the lessons learned

you've gotta earn yourself some trouble

revenge like this, never sweet-

you've got yourself a long ride home


7 Mart 2011 Pazartesi

Özgür İrade ve Kader


David & Elise

Kader inancı olanlardan değilim, en azından dine dayalı bir kader inancım yok, buna rağmen kaderin bir olaylar serisi olması onu dinle ilişkilendirmenin ötesinde bir şey.
Kader, ufacık esintilerin domino taşlarını birbiri üstüne devirmesi gibi bir dalga boyu etkisi gerçekten de... suya bir damla düşer ve oldukça geniş bir alanda o değişim dalga dalga hissedilir...
The Adjustment Bureau, yani Türkçe'ye çevrilen adıyla Kader Ajanları işte bunu anlatıyor. Ben film yorumcusu değilim, sadece filmdeki hikâyeden herkesin anladığı başka şeyler kısmının bana ait olan, beni etkileyen kısmını paylaşarak hikâyeye biraz daha değer katılabileceğine inanıyorum...

plan
Film kader kadar mantık ve duygular arasındaki çizgiye dairdi belki de... Ajanlar David Norris'i eğer Elise'den vazgeçerse kaderinde Başkanlık olduğunu ve Elise'in de dünyaca ünlü bir dansçıya dönüşeceğini bunları engellememesi gerektiğini söyleyerek iknaya çalışıyordu, sevdiği kadından kendi başkanlığı için değil, ama onun hayalleri için vazgeçen David, bir noktada tam da hep düşünüp itiraf edemediğimiz bir konuşmayı yapıyor kendi kader yönlendiricisine: "Onunla karşılaşmadan önce kaderim olan kitlelere seslenmek, kazanmak bana anlatılamaz bir coşku ve mutluluk veriyordu, kaybetsem de kazanmak için devam edecek gücü de.. Oysa Elise'i gördüğümden beri kariyerimdeki bu muazzam yükseliş, bu sevgi seli bana hiçbir şey ifade etmiyor, onu düşünmekten vazgeçemiyorum."
Ve sonra Kader Ajanları'nın atladığı bir şey olduğu ve büyük planın değişmek zorunda olduğu bir tarihten önce ikilinin aslında kaderinin birlikte olmak olduğu ortaya çıkıyor, ve onlar da bunu bilmeden birlikte olmaları gerektiğini hissederek değiştirmeye çalışıyorlar, ama plan bir kez değişmiş olduğu için ayrılmak zorundalar ve ajanlar kaderi gerçekleştirmek için büyük bir mücadeleye başlıyorlar...
Daha fazla anlatmak istemiyorum, ama düşünmedim değil, belki ben de herkesin doğru adam dediği 3,5 senelik sevgilimden ayrılmamalıydım, mantık sınırlarını zorlayan başka bir ilişkiye dalıp onu sürdürebilmek için kadere karşı bir inada girmemeliydim, çünkü bu yapmayı çok istediğim şeylerden feragât etmeme neden olacak bir ilişkiydi. Devam etmek hayatımdaki tüm yerleşmiş domino taşlarını devirmek demekti, bitirmekse çizilmiş büyük planın doğru halde işlemesini sağlayacaktı: Ajanlarımız iyi çalışmış olmalı.

Belki de benimki fazla romantik bir çıkarım. Gereksizce duygusal.
Ya da kimbilir? belki de gerçekten kazandılar.

"Hoşçakal"

Adjustment Bureau - Sinemaya Gitmek Üzerine



Sinemaya benim kadar sıklıkla tek başına giden nadir insan vardır.. Hayatım boyunca 100 defa sinemaya gittiysem eminim bunun 85'i hatta daha fazlası yalnız başıma gittiğim filmlerdir.. Öyleki bazen arka arkaya 3 filme yine yalnız başıma girdiğim sapkınlık dönemlerim vardır, bütün paramı sinemaya akıttığım dönemler... Kusursuz bir sinemasever miyim? Hayır, sadece yalnız başına o koltuklardan birine gömülüp ve hatta mümkünse bir filmin son gösterim günlerine ya da izlenmeyen filmlere gidip o boş salonda başka bir hayatın içine girip kendim olmaktan vazgeçebildiğim tek yer olduğu için ben o salonları seviyorum... Kıyıda köşede kalmış sinemaların yine az izlenen filmleri sayesinde koca salonda tek başıma film izlemişliğim de hayli çoktur. Kesinlikle psikoloğa verilen paraya yetişemez sinemaya verdiğiniz para, ama daha işe yarar bir terapi bulamayağınıza dair bahse girebilirim!

Dahası:
Tek başıma gidiyorum sinemaya; çünkü ben sinemada mısıryiyengiller familyasına ait değilim.. asla mısır, cips, cola alıp girmem içeri, alanı sevmem. Film izlerken asla konuşmam, konuşanı sevmem. Film çıkışı "çok iyiydi, çok kötüydü" dışında çok fazla yorum yapılmasını sevmem, çünkü çok iyi ya da çok kötü olduğu zaten bellidir, lakin diğer ayrıntılar sindirilmeden ne hakkıyla övülebilir bir film ne de yerilebilir... Hem her hikayeden herkesin görüp anladığı başka şeydir.
Ve her daim boş sıraları seçmeye çalışırım önümde ve yanımda insan olmamasına özen gösteririm ki yalnızlık duygusunu iyice hissedebileyim, arkamda ne olup bittiği o sırada beni hiç ilgilendirmez zaten...


Sinemaya tek iki koşulda yalnız gidilmeyeceğini düşünürüm, ya gerçekten çok fazla yalnız kalmışsınızdır ve herkes gibi sinemayı sosyalleşme aracı (ki tam bir saçmalık) olarak kullanmak gafletine bile bile düşmek istersiniz ki normal olabilin arada bir ya da hayatınızda biri vardır ve filmler ona bazen anlatamadığınız şeyleri anlatmak için kısa ve etkili bir yoldur, çünkü özdeşleştirmek için filmlerden iyisini bulamazsınız. Mesela bu akşam gittiği filme yalnız gitmemeyi istiyordum, ama gerek kalmadı birine bir şey anlatmama.


Her neyse bu akşam önce daha evvel bu filmi birlikte izleyelim dediğim biri olduğu için filme tek başıma gitmek istemedim, arkadaşlarımdan bazılarına teklif götürdüm, şans o ya kimse müsait değildi o saatte. Ben de sen yolundan sapma sinema yalnız izlenince güzel olan tek şey dedim ve salona o özenle seçtiğim önü ve kendisi bomboş E sırasının 6 numarasına oturuyordum ki! İki otuzlu yaşlarındaki genç adam yanıma kuruldular ve ben bilet alırken yan koltuklarımın boş olup olmadığını sordular, boştu diyince de bizim yerlerimiz çok kötüydü buraya oturabilir miyiz yanınıza dediler ve oturdular. Böylece koca boş sırada dip dibe 3 kişi olduk birlikte gelmiş gibi. Zira az sonra mısırlarını ve kolalarını çıkardılar ve sürekli konuşmaya başladılar... Başta işimiz var demiştim ama sonra herkesi kendi haline bıraktım, çünkü film fazla iyiydi (benim için) ve o arada bana fazladan aldıkları mısırı verip teşekkür ettiler.. Yemem ben sinemada mısır! diyemedim tabii, susturmak için aldım.


Film bitti ve ayaklandı herkes, ben yine tüm o huzursuz eden bakışlara rağmen istifimi bozmadan Songs başlıklı soundtrack bölümü gelene dek jenerik izlemeye devam ettim, notlarımı aldım. Zira aynı işi evde filmin adı ve müziklerini google da aratıp yapabilirdim, ama jenerikle akan o theme müziğinin tadını o salondan ve filmin bıraktığı duygulardan kopmadan aynı hazda başka hiçbir yerde dinleyemezsiniz.. Tiyatroda da bu aynıdır.. Kullanılan o müziği bulur dinlersiniz ama asla oyunda duyduğunuzdaki hazzı yakalayamazsınız. Ben hala otururken mısır hediye eden koltuk arkadaşım geri dönüp bana eğildi ve bir soru sorabilir miyim dedi ve "sinemaya hep mi yalnız gelirsiniz?" diye sordu. "evet" cevabının üzerine de tuhaftır hayranlıkla bakıp tekil ikinci şahıs kullanarak çok farklı olduğumun zaten hemen anlaşıldığını ve harika olduğumu söyleyip gitti.. Dağılmış egolarımda ufak bir tamir yapsa da benim aklım hala filmin bana anlattıklarındaydı...
Özgür irade için savaşmak diye bir şey mümkün müydü?

5 Mart 2011 Cumartesi

Güneş

viyana'da eylül'ün en güzel hûzmelerinden biri bulutların ardından gelmişti..

Öyle uzun zamandır günışığı sızmadı ki gözbebeklerimden, artık sona doğru geliyorum diye düşündüm. Bir süre daha görmezsem Güneşi bu kez yataktan bile çıkamayacaktım biliyorum. RadioChopin'i açmış çalışmak için odaklanma çabama rağmen Shumann'ın notalarını tekrar edip durmaktan öteye geçemediğim şu dakikalarda birden aydınlandı oda, başımı çevirdim ve kahveli kremli yatak örtüme düşen iki uzun ışık hûzmesine kapılıverdim... Öyle özlemişim ki ışık hûzmelerini, sanki kımıldasam kaçacaklarmış gibi nefes bile almadan gözümü ışıklarını bahşettikleri yere diktim... Sonra çıkarıp başımı pencereden gökyüzünün, bir tane bile buluta yer vermeden maviyi alabildiğine gösterdiğine şahitlik ettim, derin bir nefes aldım ve hep tam zamanında döngüsünü tamamlayan doğaya ve onu bize veren evrene şükrettim:

Hoşgeldin Bahar, doğduğum ayı bana yine getirdin ve silkinip yeniden dirilmeme izin verdin!

Olimpiyalılar: QATAR'DA AKIL KAPIŞMASI!

Olimpiyalılar: QATAR'DA AKIL KAPIŞMASI!: "Elina Danielian Spor deyince akla ilk gelen fiziksel efor olsa da sporun tanımı zihinsel eforu belki de daha çok içeriyor. Türkiye'de hep..."

24 Şubat 2011 Perşembe

Zâhir: Aşk ve Kavga üzerine



Paulo Coelho’nun en çok okunan ya da en iyi kitabı değildir, lakin benim en sevdiğim Coelho kitabı kuşkusuz Zâhir’dir. Öyle gerçek ve öyle derin anlatır ki aşkı, aşkın aslında mutlu bir son değil insanı durmadan dönüşmeye iten bir yıkım, dinmeyen bir kavga olduğunu öğretir.

 Varoluşsal sorularını ve kocasıyla aşkını öldürdüğüne inandığı kavgaları unutmanın yolunu, kendi gerçekliğine ulaşabildiği tek yer olduğuna inandığı çatışmalarda bulan savaş muhabiri bir kadının hayalkırıklıklarını gömmek için Asya’nın steplerindeki sonsuz boşluğa gidişiyle başlayan kitap, iki yıl, dokuz ay, onbir gün ve onbir saatlik bir yalnızlık ve bu yalnızlıkta karısına olan zâhiri aşkını -varlığı inkar edilemez ve tüm hayatını ele geçirmiş aşkı- bulan bir adam üzerinedir.

Neden her şey başlarken bizi aşkıyla rehin alana zamanla öfke duyarız bunu yaptığı için? Niçin bu esaretle dönüşmek yerine bizi değiştirmesine karşı çıkmaya çalışırız? Ve niye aşkta doğru olanın hep iyi geçinmek olduğunu düşünüp kavgalar arttıkça bağların yıprandığını zannederiz?

Oysa kavgalar insanları bir arada tutar, çünkü sevmediklerimizle kavga etmeyiz, aksine en sevdiklerimiz en çok çatıştıklarımızdır, çünkü en sevdiğimizin acıtan bir tek sözü ya da anlık bir bakışı bile içimizdeki taşları yerinden oynatacak güce koşulsuzca sahiptir. Kavga etmek, ama gerçekten yıkıcı kavgalar edebilmek yalnızca birbirini çok yakından tanıyanlara mahsustur, kalbimiz kırıldığı vakit, o en sevilenin kalbini nasıl kıracağımızı en hassas yanlarını tanıdığımız için biliriz, ve hassas yanlarını bildiğimiz insanlar da bizi seviyor olur, zira kimse sevmediğine görünenin arkasındaki zayıf yanı göstermez eğer aşk onu esir almamışsa. Ve bu tür aşk anne-çocuk, baba-evlat, çoğu zaman kardeşler ve bir kadınla bir erkeğin arasındaki vazgeçilemeyen aşktır.

Kalp kırılıp öfke büyüdüğünde anne babalar çekilmez görünür göze bir an, kardeşten nefret dahi edilir o an ve kavgaların dozu aşıldığında o kadın ya da adamı artık sevmediğine hükmeder insan, oysa öfke dinip, sular durulduğunda nedenini kavrayamadığız bir duyguyla özlemeye başlarız ya da sebepsiz bir affetme duygusu sarar ruhumuzu. Onu yeniden kazandığımızda daha evvel bizi çıldırtan, söyleten tüm kıskançlıklarımızı, şüphelerimizi bir yana atacağımızı düşünerek gideriz peşinden, o da peşimizden her geldiğinde böyle yapmıştır, ancak kavga dinmeyen bir devr-i daime sahiptir ve ulaştığımız anda yeniden gün yüzüne çıkan hesaplaşmalarla savaşa devam ederiz. Sonunda Esther’in yaptığı gibi 2 yıl 9 ay onbir gün ve onbir saatlik bir terk edişe karar verilir anlaşılamadığına hükmeden tarafından ve yolculuk daha uzun bir hâl alır. Bu yolculuk zâhiri anlamamıza ve kendimizi bulmamıza yaracaktır. İşte bu zâhiri aşktır. Varlığını inkar etsek de var olmaya devam eden, bizi rehin alan, yıpratan ve dönüştüren, acıtan ama iyileştiren zâhirdir. Velhâsıl bunu öğrenmek için çıkılan savaşlarla dolu uzun yolculukta çoğumuz zâhirin ne olduğunu anlayamadan yolu yarıda bırakarak arkamızı döneriz. Aslında onu henüz bulamamışızdır, çünkü zâhir insanı yolculuğa devam etmeye sadece varlığıyla bile zorlayabilecek etkiye sahiptir, çünkü onu kaybedebileceğinizi anladığınız anda yolu yarıda kesmek yerine çaresizce hızlanarak arayışa kapılır ve o süreçte kendinizi bulmaya başlarsınız. İşte bu dönüşümdür, ancak bu dönüşüm bir arada ve kavgalar en şiddetli gerçekliğiyle yaşanırken başlamaz, aksine ayrı düşüp, merakla yıkanıp, en çok kavgalarınızı özlemeye başladığınızda yeşerir.

Öyle ki Esther, hayalkırıklıklarını ve dinmeyen kavgalarını unutmak için gittiği Orta Asya’nın boş steplerinde benzer bir aşkın başka adamların gözlerinde de var olabileceğini, ancak zâhiri olan aşkın tek bir adamda, onu bulmak için yolculuğa çıkan kocasında olduğunu anlar. Tıpkı onu buluncaya dek kendi içsel yolculuğunu da yaşayıp bunu anlamış olan kocası gibi. Kitabın sonunda Esther cebinden kanlı bir kumaş parçasını çıkarıp uzatır ve

 “Bu senin için. Kavgalarımızı özledim.” Der.



23 Şubat 2011 Çarşamba

16 Şubat 2011 Çarşamba

MEŞHUR ŞEF KİMDİR?

 


http://www.meshursef.blogspot.com/

  Bazı insanlar yetenekli doğuyor.. Yetenekli oluyorlar işte! Elleri, dilleri, kulakları sürekli bir şeyler yaratmaya ve yorumlamaya sonuna dek açık cinsten oluyorlar.. kimileri onlar için bundan adam olmaz diyor, ama adamı geçtim efsane oluveriyorlar!

  Benim güzel küçük kız kardeşim de tam da o sınıftan işte. Her ne kadar ben hep herkesin gözünde adam olacak çocuk sıfatını üzerimde taşımak zorunda kalmışsam da aslında beni sollayacak olan yetenekle kuşanmış bir boy ufağımdır.

  Gönlünü tiyatroya verdiğinden hiçbirimizin şüphesi yok, ama zaman, mekan, koşul üçlemi nedeniyle meslek eğitimini aşçılıktan yana kullandı -elbette tiyatro eğitimini de alacak- zira yemek yapmanın sanat olduğuna dair inancımız ailece çok kuvvetlidir!

   Şimdi bu genç şefi, meşhur bir şef yapmak için artık icraatlarını yazıya dökmeye karar verdik:

                                          www.meshursef.blogspot.com

   Beni okuyan herkesi, onu da takip etmeye davet ediyorum, onun da blogunda yazdığı gibi: İyi bir aşçının elinden çıkan her tarif, iyi bir oyuncunun Hamlet yorumu kadar lezzetlidir, zira profesyonel yemek, profesyonel sanattır!

11 Ocak 2011 Salı

BBC, Cencorship and Thatcher

Introduction


Cencorship on the media there is not only in the underdeveloped countries, there is in the developed countries by the governments. Governments’ political attitudes shape the coverage of cencorship or publications practise a self-cencor because of political pressure. BBC is known as the most trustful publication all around the world, so the question is, has the BBC exposed to the cencorship by the government or could the BBC’s objective attitude affect on the governments? When thought the BBC is one of the most important world publications, if and only a tough government could use the pressure and the cencor on the BBC, so of course I incline to the Iron Lady period of England. For making a comparison, the first necessity is identifying the BBC, Margaret Thatcher and the long period of the Thatcher Government -1979/1990-


Margaret Thatcher


Thatcher is the first and last female prime-minister of England untill today, and the most powerful name for politics of Britania, also for the world politics doubtless, such that she was called as the Iron Lady by Gorbachev the last leader of the Soviet Union, and Thatcher internalized this nickname, gladly. She were loved and hated, but thatcherism still affects England so powerful as economicly, that the Labor Party accepted the irrevocable situation for English political and economical life. Such that the BBC critisize her economical directions even today. In a news, BBC compared Tayyip Erdoğan is the Prime Minister of Turkey and Thatcher, as being against to Labours and illiberalism.( Son Dakika: 2010 )1


Thatcher became Conservative member of parliament for Finchley in north London in 1959, serving as its MP until 1992. Heath became prime minister in 1970 and Thatcher was appointed secretary for education. In the 1979 general election, the Conservatives came to power and Thatcher became prime minister. An advocate of privatisation of state-owned industries and utilities, reform of the trade unions, the lowering of taxes and reduced social expenditure across the board, Thatcher's policies succeeded in reducing inflation, but unemployment dramatically increased. Victory in the Falklands War in 1982 and a divided opposition helped Thatcher win a landslide victory in the 1983 general election. In the 1987 general election, Thatcher won an unprecedented third term in office. But controversial policies, including the poll tax and her opposition to any closer integration with Europe, produced divisions within the Conservative Party which led to a leadership challenge. In November 1990, she agreed to resign and was succeeded as party leader and prime minister by John Major. ( Historic Figures: BBC )2


In October 1984, when the strike was still underway, the Irish Republican Army (IRA) attempted to murder Margaret Thatcher and many of her cabinet by bombing her hotel in Brighton during the Conservative Party annual conference. Although she survived unhurt, some of her closest colleagues were among the injured and dead and the room next to hers was severely damaged. No twentieth-century British Prime Minister ever came closer to assassination.


British policy in Northern Ireland had been a standing source of conflict for every Prime Minister since 1969, but Margaret Thatcher aroused the IRA's special hatred for her refusal to meet their political demands, notably during the 1980-81 prison hunger strikes.


Her policy throughout was implacably hostile to terrorism, republican or loyalist, although she matched that stance by negotiating the Anglo-Irish Agreement of 1985 with the Republic of Ireland. The Agreement was an attempt to improve security cooperation between Britain and Ireland and to give some recognition to the political outlook of Catholics in Northern Ireland, an initiative which won warm endorsement from the Reagan administration and the US Congress. (Biography)3


Thatcher is remembered with her sentence “there is no such a thing as society” and she complained that in her oto-biography is the Downing Street Years: “My sentence that “there is no such a thing as society” is texted to burl, so i was under attack for a long time by people, but they never transfered the continue of my words. I had continued my words thus and so: “…you know, there is no such thing as society. there are individual men and women, and there are families, and no government can do anything except through people, and people must look to themselves first.” (Thatcher, 1994: 421)4


BBC


The British Broadcasting Corporation was a small radio publication who called the British Broadcasting Company, Ltd. In 1927 British Broadcasting Corporation bought the little company, then the BBC started its publishing life under protection of the Kingdom. “It had a staff of four, and was financed by a Post Office licence fee of 10 shillings, payable by anyone owning a receiver, and supplemented by royalties on radio sales. The BBC Television Service arrived on 2 November 1936 - but was suspended at the outbreak of war in 1939. Peacetime saw the resumption of the television service and a reorganisation of radio - which now boasted the Home Service, the Light Programme and from 1946, the Third Programme featured music, drama and the arts. The Empire Service continued as the External Service, now receiving "grant-in-aid" from the government, a situation which continues today with the World Service. The Falklands War saw reporter Brian Hanrahan tell audiences: "I counted them all out and I counted them all back in," as he watched Harrier jump jets return to their aircraft carrier after a raid. But Margaret Thatcher's government complained the BBC's reports were biased towards the Argentine point of view. The 1984 miners' strike saw similar complaints of bias - this time from the left. Further clashes with politicians took place throughout the 1980s. The 1990s saw further change, as new director-general John Birt reorganised much of the BBC's internal workings, amid tremendous controversy. ( A Short History of the BBC: 2002 )5 In the BBC sources about their history, there is no much information, nevertheless we can see a tension between Thatcher Government and the BBC, even they gave just a little knowledge. In 1985, a real tension was lived between the BBC and Margaret Thatcher, because the BBC was shooting a documentary about Ireland Republican Army and they did some interviews with Martin McGuinness the leader of the IRA. The documentary is about the real lives of the important characters, and the BBC wanted to show that are humans just like us, even we called them as terrorists, so they would show McGuinness with his babies and wife. Margaret Thatcher and her tory government got really angry.


Conclusion


The name of the film is At the Edge of the Union, so “the film was banned by the BBC’s Board of Governors after political pressure from the Thatcher government during the summer of 1985. The ban led to a nationwide strike by the BBC and ITV emplyees and culminated with the revelation that the British security service, MI5, had been secretly approving the hiring and firing of BBC staff for years. ( Leigh and Lashmar: 1985 )6 Of course it is a big question needs to discuss, is it right to show the people who threat to the international or national security, do the media help them unawarely? BBC, as the publication under protection of the United Kingdom, has got a answer, North Ireland is the country which depended on the Kingdom, so BBC has to stay objective and has to show the cases as well as. BBC can not finish the film for long years, but in 2007 they used the interviews with Martin McGuinness and they made some new interviews with him, then BBC published At the Edge of the Union after all pressure of Margaret Thatcher.


Bibliography:

1) Ankara Haber Ajansı: 23 Mart 2010 < http://www.sondakika.com/haber-bbc-den-tekel-eylemi-yorumu-erdogan-humeyni-den/>

2) BBC: Historic Figures: Margaret Thatcher ,< http://www.bbc.co.uk/history/historic_figures/thatcher_margaret.shtml>

3) Margaret Thatcher Foundation: Biography –Prime Minister Second Term- < http://www.margaretthatcher.org/essential/biography.asp>

4) Thatcher, Margaret. Demir Leydi’nin Anıları çev: Gülden Şen. İstanbul, 1994: Gençlik Yayınları

5) BBC News: A short history of the BBC 19 April 2002

6) Viera, John David. Terrorism at the BBC: The IRA on British Television, Journal of Film and Video [electronic resource] Vol. 40. No: 4 (Fall 1988) p:28 University of Illinois Press

10 Ocak 2011 Pazartesi

yaratıcıların mutsuzluğu

“…şükürler olsun ki dişisin, şükürler olsun ki dişiyiz. Erkek tekdüzeliği yok bizde.. Düşünceyle yüklü beynimiz: doğurgan…”

Birkaç ay evvel yazdığım bir yazının altına yapılmış uzunca bir yorumun en çarpıcı cümleleriydi yukarıya alıntıladıklarım; zira notu yazan, zekasına ve yaratım gücüne hayranlık duyduğum bir erkek arkadaşımdı ve bana yaratıcılığımızın kökenindeki dişilliğimizden bahsediyordu. Bir okyanus öteden bana yazdıkları öyle haklı geldi ki bana, o güne değin üzerine çokça araştırma ve ödev yapmış olduğum ve genellikle mental hastalıklarla ilişkisi üzerine yoğunlaştığım yaratıcılığın aslında en açık anlamı olan dişil kökeni üzerine düşünmeye hiç gerek duymamış olduğumu fark ettim. Oysa La cretivite, yani kelimeleri eril dişil diye ayıran Fransızca’nın buyurduğu üzere dişil olan, yaratmanın latince kökeni creare den türeyen doğurmak, yaratmak…

Yaratıcılık üzerine, yaratıcılar üzerine, yaratarak delirenler ve yaratarak kendilerini öldürenler üzerine çok okudum, çok dil döktüm, bir o kadar kalem oynattım: Çağlar ötesi bir bağlılık duyduğum Van Gogh’un delilikle perçinlenen dehasal yaratıcılığı beni en çok cezbedendi, I am vertical şiiriyle hayatıma en üst sıradan giriş yapan Sylvia Plath de. Yine ilk ikisi gibi ölümünü kendi seçen Woolf: Büyüleyici bir algıya sahipti ve Ludwig von Beethoven, henüz beş yaşında bir piyanist olmam gerektiğini bana hayatımın algılanabilir en küçük atomu olarak notları aracılığıyla ileten adam. Bir süre sonra çok ilginç bir ayrım olduğunu fark ettim. Şaşırtıcı biçimde hayranlık duyduğum ve benim yaratıcılık kavramıma en uygun karakterler olarak gördüğüm tüm sanatçılar –yaratıcılar mı demeliyim- tuhaf bir biçimde delilikle koyun koyuna bir yaşam içinde kıvranıyor, üretiyor, kendilerinden kopararak yaratıp kendilerini öldürüyorlardı.

Konuya olan derin ilgim nedeniyle yaratıcılık üzerine yazılacak bir ödeve hakkını vermek için son üç günde büyük bir şevkle tam beş ayrı yabancı makale buldum ve okudum, üstelik aslında BBC ve Margaret Thatcher hakkında okumam altı ayrı kitap başucumda beklerken. Makalelerden alıntılar yapmayacağım, zira daha çok sayısal verilerle tam bir akademik-klinik çalışmalar bütünü olan bu değerli makalelerden ve önceki deneyim ve gözlemlerimden oluşan bir çıkarımı sunmayı çok daha yaratıcılığa uygun buluyorum. Makalelerde bahsedilen en önemli çelişki IQ ve yaratıcılığın ilintili olup olmamasıydı, her makalede öne çıkan bu tartışmada kimileri IQ’nun net olarak yaratıcılığın önünü açtığını, kimileri ilgisi olmadığını, büyük kısmıysa Eşik Teorisi gereği 120 IQ’ya dek bir ilinti bulunduğunu iddia ediyorlardı. Birçok testle sonuca ulaşmaya çalışadursun akademisyenler, benim bilgilenmeye çalışan bir okuyucu olarak çıkarımım çoğu bilim adamına hak veren ama aynı zamanda eleştiren bir noktada duruyor. Yaratıcılık her insanda doğuştan gelen bir özellik. Gündelik yaratıcılık yani pratik olmak zaten insan türünün evrilmesini ve hayatta kalmasını sağlayan türsel bir yetenek; ancak neden herkes bu yönünü öne çok fazla çıkaramazken bazıları tam anlamıyla birer yaratıcı olarak kabul görüyor? İşte IQ ve EQ’nun tartışılmaya başlandığı nokta burada ortaya çıkıyor, zeki insanlar sahip oldukları sezgisel yaratım gücünü yüksek algı kapasiteleriyle birleştirip yeni ve özgün üretimlerde bulunabiliyor, ancak duygusal zekadan –EQ- ayrık bir IQ da yaratıcılığı dışavurmaya yeten bir özellik değil, çünkü ortaya çıkan üründeki sezgisel ve duygusal tadın temelinde EQ sahibi olmanın da büyük önemi var. Her matematikçinin yaratıcı olamaması IQ’nun yanı sıra yüksek bir EQ’ya sahip olamamasıyla ilişkilendirilebilir, zira IQ’su kadar EQ’su da su götürmez Albert Einstein’ı dünya için bir fenomen yapanın sayısal zekasından çok duygusal zekası olduğunu kabul etmek gerekir, çünkü yaratıcı insanlar, topluma karakterleriyle bir şeyler kazandıran, sisteme uyum sağlamakta güçlük çeken ve ona direnen bireyler olduğu ve genellikle de çağında değil sonrasında anlaşılan insanlar oldukları genel kabuldür. Einstein daha şanslı olsa da Van Gogh tam bir kaybedendi bu konuda. Müthiş boyuttaki dişil algı kapasitesi onu çıldırtıcı bir yaratıcılığa götürmüştü, buna karşılık çapraşık özel hayatı, tuhaf hareketleri, ani krizleri ve defalarca akıl hastanesine girip çıkmasıyla çevresindeki herkesin uzak durmak istediği muazzam bir yaratıcı. O dönemde ona deli denilmesine neden olan şey bugün artık bipolar bozukluk adıyla adlandırılan manik depresif rahatsızlıktı. Aynı şekilde Sylvia Plath’ın, Virginia Woolf’un, Marilyn Moonro’nun, Kurt Cobain’in, Beethoven’ın ve adını hatırlayamayacağımız birçok sanatçı ve siyasetçinin, günümüzün Burhan Altıntop popüleritesine sahip delilik tarifinden muzdarip hastalığı: Manik Depresif.

Benim daha önce yaratıcılık ile ilgili yaptığım tüm çalışmalar işte bu sorun üzerine yoğunlaşıyordu. Neden çok yaratıcı olduğunu kabul ettiğimiz neredeyse tüm isimler mental bir rahatsızlıkla ve daha ziyade manik depresifle anılıyordu ve neden bu isimlerin yine neredeyse tümü intihar ederek ölüyorlardı? Yaptığım tüm çalışmalarda istatistik sonuçlarını, klinik test sonuçlarını, psikiyatr değerlendirmelerini kullandım, onlarca kitap ve makale okumanın yanı sıra adı geçen insanların hayatlarını didik didik ettim. Vardığım sonuç maalesef hala belirsizlikler içinde, ama görünen o ki ya yaratıcı olmanın yani yüksek IQ ve EQ sahibi olmanın getirdiği yüksek algı ve empati gücü her şeyi çok derin ve içselleştirerek düşünmeye neden olup acı eşiğimizi düşüyor ve topluma uyumsuz halde getiriyor ve psikiyatrlar bu uyumsuzluğa bir hastalık adı veriyorlar ya da yaratıcılık bir hastalıktan kaynaklanan çok kötü bir sorunun teselli veren hediyesi. Zira manik depresiflerin manide ve şizofrenlerin her zaman salgıladıkları dopamin ve serotoninle baskılanan beyin kimyaları onlardaki gerçeklik algısını değiştiren bir özelliğe sahip ve çok daha uçuk istekler, düşler ve inançlara sahip oldukları için yaşamları da ürettikleri de toplumun ya tümüyle dışlayacağı ya da hayranlıkla bakacakları bir niteliğe sahip oluyor.

Torrance’ın, May’ın, Jamison’ın ve yaratıcılık üzerine çalışma yapmış birçok akademisyenin her biri yaratıcılığa dair başka bir tanımla gelse de hepsinin buluştuğu ortak nokta toplumsal uyumsuzluk ve büyük oranda mental ya da psikolojik problemlere yatkınlık. 2000’li yılların başında şu anda adını anımsayamadığım önemli bir Amerikan Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma yaratıcı kabul ettiğimiz çocukların neredeyse yüzde doksanının ileride manik depresif ya da depresif olabileceklerini göstermişti. Çok ilginç bir biçimde yaşamın özünü var eden ve devam etmesini sağlayan dişilik yani doğum, insan beyninde gerçekleştiği vakit bir ölüm aracına dönüşebiliyor. İnsan zihni evrimin binlerce yıllık ritmine uyum sağlamış bedenin doğum gibi zor ve acılı bir sürece karşı dirayetine karşılık, doğurgan beyinler -belki henüz insan zihni evriminin erken döneminde olduğu için- doğururken büyük bir acıyla yıpranıyor ve gerçeklik algısını yitirebiliyor. Sonunda dayanılmaz ruhsal acılarla bedenin yaşamına da dur demek ihtiyacı içine giriyor.

Dışarıdan görkemli bir biçimde yükselen yaratıcılık, yaratanın o dinmez mutsuzluğuna kaynak oluyor. Tıpkı çocuğuna sahip olmak için büyük acılar çeken bir annenin, yarattığı çocuğa olan büyük sevgisine rağmen yine hayat boyu onun için hep endişe ve üzüntü içinde kalması ve hatta acı çekmesi gibi… Van Gogh, o iniş çıkışlarla örülü yaratımın doğruğundaki yaşamına son verirken: “Mutsuzluğum sonsuza dek sürer…” demişti. İlginçtir yazının başında bir kısmını verdiğim yorumun sonu da söyle bitiyordu:

“…doğurganlığını doyasıya yaşa. Unutma: Üretmektir esas olan… Mutluluk aptallar içindir.”


















2 Ocak 2011 Pazar

geç gelen edit: Ada'da Yılbaşı Gecesi



31 Aralık Cuma: 2010

geçirdiğim en güzel yılbaşı gecesi belki de... kalabalık, cıvıl cıvıl, tanımaktan ve arkadaş olmaktan mutlu olduğum insanlarla ve büyük ada'da! fotoğraflar, kahkahalar, sohbetler... bütün yıl böyle geçsin diliyoruz hep beraber... en kötü günlerimiz böyle olsun... devamı gelir bu yazının ama şimdi kalabalığa yeniden karışmak lazım.. adımı ünlüyorlar masadan :)

-------------------------------------------------------------------
(geç gelen edit: bir ekşi sözlük klasiği)

2 Ocak Pazar: 2011

Yeni yıla böyle neşeyle gireceğimi hiç düşünmemiştim son zamanların kesif havasına çok kapıldığım için... Hatta öyle bir tembellik ve mutsuzluk çökmüştü ki üzerime akşam yatarken sabah arayıp gelemeyeceğimi söylemenin planlarını yaparak uyudum, bu yüzden erken kalkmama gerek de yok zaten fikriyle saat de kurmadım, öğlene kadar uyudum, zira gece üçe kadar NG'de galaksi galaksi gezmiştim uykulu gözlerle...

Gözlerimi açınca ummadık bir durum baş gösterdi: IŞIK: GÜNIŞIĞI: GÜNEŞ IŞIĞI!

Oda resmen ışıkla yıkanırcasına aydınlanıyordu, her kış güneş ışığına hasretten kavrulan depresif ruhum huzur doldu ve yaralı göz kapaklarım mutlulukla açıldı. Bütün bulutlu ve yağmurlu günleri ağlayarak yataktan çıkmamak için geçiren ve işe, okula, toplantılara, arkadaşlara, geri kalan her şeye geç kalan ben, üşenmeden fırlayıp yataktan kabataştan kalkacak vapura yetişmek için bir an evvel hazırlanıp çıktım evden... ilginçtir ilk giden ben oldum kalanlar vapura son dakikada yetişti ve soğuğa inat içerde değil dışarda rüzgara göğüs gere gere martılarla yolculuğa başladık... Daha vapurda kahkalar çınlamaya başlamıştı. Adaya ayak basınca gurbetten dönüp sevgiliye kavuşmuş sevdalı gibi kucakladım adayı, havayı derin derin içime çektim. içimde bir şeyler kıpırdandı aşktan, heyecandan...

Alışverişi yaptık, planları hazırladık, evin yolunu tuttuk. Önce çay demleyip kendimizi doyurduktan sonra, yemekten anlayanlar bay ve bayanlar mutfağa, ilgisi olmayanlar salondaki hazırlıklara döndü, unutulanların alınması için dışarı yollandı ya da yeni gelenleri iskeleden almaya gitti. Terslikler, aksilikler de oldu, derdi tasası olanların kaçan keyiflerine bir gecelik sünger çekildi ve saat 21.00 itibariyle kocaman masamızda 8 kişi gerçek bir aile gibi toplanmış nerdeyse kuş sütü eksik sofrada kadehlerin çarpışmasıyla "en kötü günümüz böyle olsun! şerefe!" nidalarıyla orada ve birlikte olmanın kıymetini bilircesine gülmeye, konuşmaya, doymaya başladı.

Doğduğum günden bugüne geçirdiğim çok güzel yılbaşları oldu, hüzünlüleri de... ama hiçbirinde bu kadar çok gülmedim de güldürmedim de... öyle ki kendi kaburgalarım gülmekten batarken bir yandan yanımdakiler bana "yeter!yeteerr! güldürme ölüyorum, nefesim kesiliyor gülmekten!" diye vuruyorlardı! Herkes bir diğerine bazen hepimizi birine öyle takılıyor, öyle iyi taklit ediyorduk ki konuya malzeme olan bile sandalyeden düşecek gibi gülüyordu... El yapımı likörleri paylaşamayanlar, rakıdan çarpılanlar, şarap kadehlerini doldurup doldurup boşaltanlar, bir de elinde meyve suyuyla "içki istersem eğer, sakın vermeyin, bak fena olur sonra!" diyenler ya da diyen tek bir kişi :) ki en sonunda el yapımı likörün tadına bir bakayım dedikten 20 dk sonra likörün dibinde gezinen, az sonra da göklerde gezmeye başlayan o bir kişi: içtikçe güzelleşen biri :)

Bana biçilen rol mü? Başta ev sahibemizin dışarıya çıkması gerektiği anda yemekleri yapmaya devam eden becerikli arkadaş, masa başında herkesi gülme krizine soktuğu için adı kötüye çıkan "pissliikkk", gece sonunda sarhoş olmadığı için herkesi toparlayıp, gözleri kan çanağı ev sahibesini yatağa yollayıp ben hallederim yat sen diyen ve artık "anne" diye çağrılan -nevra'nın deyimiyle- süper kadın.. E böyle anılmak ve yatağa yatırmaya uğraşırken "sen harika bi kadınsın, seni çookk seviyorummmm!" diyen arkadaşlarımın olması, egolarımı tamir etmeye yetti ;) Gece, eve son gelenlerden daha evvel tanımadığım bir arkadaşın yanıma gelip elini "merhaba anaç, ben babaç.."! diyerek uzatmasıyla son buldu!
 
Ertesi sabah en geç yatan olduğumdan, en geç kalkmasam da geç kalkanlardan oldum. Bir kısım erken yatıp, erken kalkıp gitmişti. Biz kalan bir avuç Büyük Ada'da yeni güne, yeni yıla uyanıp o tadına doyulmaz güneşe sarılıp indik sahile... Ada2nın patlıcanlı poğaçalarını alıp Yüksek Kahve'de çayla kahvaltı edip karıştık Nizam'ın sokaklarına... Kiliselerin, evlerin arasına karıştık... Soğuk gölgeden güneşli yerlere koşarak ısındık.. Nevra'yı iskelede bırakıp 15.00 vapuruyla, unutulmaz fotoğraflar çekerek Kadıköy'e ulaştık... Kadıköy'den 500A'ya binerek eve dönmeyi meğer ne çok özlemişim...