Powered By Blogger

19 Temmuz 2011 Salı

Hac Yolları

camino de santiago yolu haritası
Seven Years in Tibet filminde söylendiği üzere, Tibetlilerin yolculuklara dair inandıkları bir şey vardır; yapılan uzun yolculuklarda yolcular günahlarından arınır, yol ne kadar uzun ve zahmetliyse o kadar arınılır.

Tek başına çıkılmayan yollarda bile, yalnız başına düşünür insan yürüdükçe, sürdükçe. Güneşin altında ya da karın ortasında yürürken ve hissederken ağrıyı, tükenen gücü ve nefesi dirayet bir o kadar artar, ve nihayete erdiğinde beden, ruh ârileşmiştir ve alçakgönüllü bir teslimiyete kapılır. Bu yüzden yürüdüğümüz tüm yollar Hac Yolları'dır. Ada'nın etrafında dolaşıp Aya Yorgi'ye çıkan patika yol da, Pireneler'den başlayıp Santiago de Compostela'ya uzanan o uzun yol da...

Yürüdüğümüz her Hac Yolu'nun ardından temizlenmiş ruhumuzla varırız son karara, lakin ademoğulları ve kızları öyle yenik ki kirlenmeye, Sokrates'in adaletinin gereğini yerine getiremiyoruz binlerce yıldır. Yani adil olmanın; verilen kararın ve sözün arkasında durmak olduğu düstûruna karşı geliyoruz her zaman olduğu gibi inatla; ve itiraz ediyoruz ağızlarımızdan semâya yükselip ardından ayaklarımız altına alıp çiğnediğimiz kendi kelimelerimize.

Ve sonra yine bir yol gerekiyor arındırmak için günahkâr ruhlarımızı. Yeni bir yol, yeni bir mâbed, yeni bir çile. İşte bu yüzden hiç bitmiyor yolumuz ve hayat insanın kendi içine aldığı bir yola dönüşüyor; tek başına ve nihayate vardıramadığı, çünkü hata yaptıkça yeni bir yol bulmak, o yolu yürümek istiyor, kendimizi affetmemizi sağlayacak eziyeti, ceza olarak kendimize ödetmek ateşiyle yanıyoruz. Bu kez tamam dedikçe, daha çok yanlışa koşarken, daha da bilgeleşeceğimizi sandığımız bir yolculuğa çıkıyor ve yine mağlup oluyoruz.

Bundandır Hac Yolları'nda pervane gibi uçuşmamız, yaşlı gözler ve sızlayan adımlarla kendi içimize tekrar tekrar yol almamız...

14 Temmuz 2011 Perşembe

"TIME NEVER DIES"

“Before the Rain filminin savaş muhabiri olan baş karakteri
                                                                  Alexander Kirkov’a…”

Yağmurdan Önce filmindeki gibi belki üçe bölerek anlatmalı olası bir gazetecinin hayatını.
Henüz beş yaşında yönümü çizen üç şey girdi hayatıma. Tek kanal yayın gösteren televizyon, o kanalda geceleri yataktan kalkıp izlediğim ve dinlediğim klasik müzik konserleri ve bir daktilo, beyaz tuşları olan.
Beş yaşındaki diğer çocuklar nasıl hayal kurarlardı hatırlayamıyorum, hatıralarımı dolduran en önemli şeyler bu üç çizgi üzerinden gitti 23 yaşıma değin, hiç değişmeden. Önce anne-babam uyuyunca yataktan süzülüp televizyonu açmayı alışkanlık edindim, iyice kıstığım sesi duyabilmek için dibine girip SABA marka makinenin, yayın İstiklâl Marşı eşliğinde kapanana dek konserleri huşu içinde dinlemek için. Bir süre sonra gündüz izlemekte olduğum belgeseller ve haberlerden büyük bir keşifte bulundum, dünya benim sandığım kadar küçük değildi ve bunu fark ettiğim anda gezgin olmam gerektiğini ve gördüklerimi tıpkı ekrandaki o insanlar gibi birilerine göstermek istediğimi anladım. Beş yaşında artık kâşif olabileceğinden emin bir çocuk olarak bir gece annemin küçük sarı valizini doldurup atkımı burnuma kadar sardıktan sonra herkesin yatmasını bekleyip ardımda sürüklediğim çantamla bahçeden dünyaya açılan yolu tutmuştum… Ta ki o aralar bize tatile gelmiş olan büyük kuzenim, yollara düşmüş küçük bedenimin ardında sürüklenen sapsarı valizi görene dek! Eve dönüşüm benim için çok acı vericiydi, ama çok kararlıydım, gitmem gereken ülkelerin isimlerini ezberliyor, şehirleri biliyordum ve o sarı valizi annem boşalttıkça, her gece yeniden doldurup kaçmanın değişik yollarını deniyordum. Kuzenim anneme şu soruyu sormuş o vakit: “Hala, ya gerçekten kaçarsa bir gün, nasıl küçük çocuk bu hiç vazgeçmiyor, unutmak bilmiyor!” Annemin meşhur yanıtıysa olacakları gören bir duyarlılığa sahipti: “Nereye kadar gidebilir, gidebileceği en uzak yer bahçenin sonundaki merdivenler, henüz kalacağı çadırda tuvalet olmadığını bile bilmiyor! Şimdi kaçamayacak, ama anlaşılan o ki bir gün gerçekten dünyayı dolaşacak, hem de ardına bile bakmadan…”
Son kaçış denemem bir bahar gecesi TRT’deki Beethoven konserinin ardından geldi. Bu kez yine sarı olan ayı kafalı sırt çantama şimdilerde adı “püskevit” olan bisküvilerden koyup, çorap ve kıyafet sokuşturarak kaçmayı denedim. Sakladıkları yerden bir dedektif gibi bulup çıkardığım anahtarlarla kapıları açtım ve arkamdan bahçeye fırlayan babam beni bir paket gibi kaldırıp eve geri soktu. Artık umutsuzdum, ben de ilk hayalim olan piyanoya geri döndüm. Onlara tek şartla kaçmayacağımı söyleyen bir anlaşma teklif ettim! “Bana piyano alın, ben de piyanist olayım, o zaman param olur yine dünyayı dolaşırım!” “Bakarız.” Dendi. Ne mümkün öyle bir şey. Zaten yaşadığımız yer küçücük bir şehir, zaten babamız bir işçi Demir-Çelik Fabrikası’nda ter döken. Ben o hayalle okuma yazma bilmeden devam ettim Arapçaya benzer harflerden örülü notalarımla beste yapmaya, bir gün çalabilmek umuduyla piyanomda, ama o piyano hiç gelemedi. Gözümde yaş “Bari okula gönderin beni diyordum, götürdüler: “Daha altı bile olamamışsın, çantanı taşıyamazsın, sen birazcık daha büyü de gel, olmaz mı?” dedi Müdür ve ben başım önde geri döndüm biçare yine.
İşte tam o sıralarda, bir akşam babam elinde büyük beyaz bir kutuyla girdi eve. Öylece bakıyordum, masaya bıraktı. “Gel bak sana ne göstereceğim!” dedi, sakince çıkıp oturdum dedemden kalma dev ceviz sandalyelerden birine. Kutu açıldı ve içinden bembeyaz tuşları olan, Alman markası bir daktilo çıktı. O an sandım ki dünya benim oldu. Okuma-yazmam yoktu evet, ama öğrenecektim muhakkak! O geceden sonra hep yazdım! Bilmeden yazmaya devam ettim, annemin okuduğu hikâye kitaplarından ezberlediğim cümleleri sanki yazabiliyormuş gibi, söyleyerek o güzel beyaz tuşlara vurmaya devam ettim! Kimi zaman yoruldular klavye sesinden, oysa ben bir piyanonun tuşları gibi seviyordum daktilomun tuşlarını ve sanki dünyayı dolaşmış gibi oraya yazdığıma inanıyordum, görmediğim sokak adlarını… Çok defa üzerinde “lehsrjhgfgrhgıs şjdlajfgr poorerhmscsd” yazılı uzun harf dizilerini anneme, “Ayşegül Hindistan’da öyle çok dolaştı ki, karnı acıkmıştı!” diye okuyordum ya da “Mozart kadar güzel çalıyordu artık Ayşegül!” diye! Tuhaf şey henüz altı yaşıma ulaşmadan, Gürer Aykal’ı tanıyor, Portekiz’in yerini biliyordum.
Sonra bir gün ben artık ilkokulda çanta taşıyabilecek kadar büyümüşken, ekranda hiç unutamadığım bir şeyi gördüm: Srebrenica’da yaşananları. Dakikalarca ekrana baktığımı hatırlıyorum ve konuşurken ağlayan o kadın muhabiri. Yine gitmek istedim, ama bu kez oraya; tüm o acıya tanık olmaya, tüm o acının sesini dünyaya duyurmaya… Hâlâ bir çocuktum, ama tarifsiz bir arzuyla orada olmayı istiyordum.
O gün içimde bir şey uyandı ve sanırım o şey,


”gazeteci olmak”tı.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

fırtına sonrası yangın


Acıyla gelen korkular öfkeye dönüşüyor arada. Ateşten bir savaşçı gibi elimdeki aleve bulanmış kamçıyla vuruyorum inatla suyun sırtına ki yansın, buharlaşsın değdiği yer kamçının. Oysa yanıyorum, ben ateşler içinde acıyla yanarken o su affedici bir tanrısal nefes gibi kabarıp beni sarsın, söndürsün yangını ve yüreğimde tükenmekteki o kutsal suya karışsın istiyorum...

İçimde durulan suyu sardıkça etrafımdaki ateş öfkem ayaklanıyor, ki Şeytandan gelir öfke ve ateşten icad olunmuştur, ve ateşi ancak su uyutur, bu yüzdendir susamışlığım, "kerem gibi yana yana"* denize, beni içine alacak derin maviye uzanışım...

Çünkü durulurum ben, iki başlılıktır beni delirten. Ateşle suyu aynı bedende barındırdıkça dumanlar yükselir kalbimden. Oysa dindikçe yangınım, yükseldikçe içimdeki su, uysallaşır bu kez küçük bir akarsuyun kaynağınca akarım...

Ben ki bir zaman suları dalgalanmış, fırtınalara kapılmış bir denize söylemiştim bu sözleri, ki durulsun kasırgası ve ateşimde ısınsın buz kesilmiş soğuk bedeni...

"nerede olursan ol, hazinen kendi kalbindir… korkun, acın, öfken, neşen, aşkın, umudun onun içindedir ve sen hangisine ihtiyaç duyarsan kalbin ona seslenir… kötü duyguları çağırmasına izin verme, kalbindeki umudu beslemek için iyi bir korsan gibi hep neşeyi, ümidi ve aşkı barındıran topraklara doğru sür gemini… mutlaka seninle kendi hazinesini paylaşmayı bekleyen bir dost ya da bir sevgili yolunu gözlüyordur…"

Bir vakit, nasıl o dalgalar boyumuzu aşarken benim ateşim sönmeden direndiysem fırtınaya, şimdi o dinmiş deniz buharlaşmadan dayansın istiyorum bende büyüyen yangına ve nasıl ısıttıysam ben onu keskin soğuklarda, diliyorum ki bugün o nefes olsun beni yakan sıcağa...


-* "Kerem Gibi" şiirinden - Nazım Hikmet Ran


5 Temmuz 2011 Salı

Rüzgâr Çamları

Hiç gece ormanda kaldınız mı?
Benim çocukluk rüyamdı ormanda kalmak, ağaçların altında, zifiri karanlıkta uyumak... Bir kez kaldım gece ormanda, su kenarında, dev gövdeli, yeşil geniş yapraklı ağaçların altında, üstelik yağmur çiselerken... Karanlıkta fenerle dolaştım, yemek yedim, şarap içtim, uyudum çadıra düşen yağmur damlalarının sesiyle, yanımda başka bir nefesle...

Bir diğerindeyse kalmadım, ama daha da ıssız bir çam ormanından geçtim, yazın en güzel gecelerinden birinde... Havada ılık bir çam kokusu, gökte alabildiğine yıldız yağmuru ve deniz adanın ayakları dibinde, serin ve koyu bir mavi karanlığın içinde... Yüreğine sızdım ormanın, derinine girdim karanlıkta, en gizine... Yanımda tek bir ışık yoktu gökte yolumu aydınlatan aydan ve yıldızlardan başka... Benim mâhremim karıştı ormanınkine...

Öyle buğulu, öyle ağulu bir düş ki gece ormana karışmak, öpmek ağaçları ve göğün seni içine alması şimdi duramazsın olduğun yerde. Alıp başını ormana gitmek, o ılık çam kokusunu ölesiye içine çekmek, rüzgârla sallanan güçlü dalların seslerine kulak vermek, irkilmek, taşmak istersin bedeninin kabından, kalıbından... Şimdi ben neler vermezdim, alıp başımı karışmak için bir patika yoluna, neler vermezdim, kaybolmak uğruna ormanın kuytusunda..

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Ümit Yaşar'ın Kaleminden, Arkan'ın Dilinden..



Bir deli rüzgâr eser, akşam vakti, denizlerden
Alır başını gider, uzayan sularda, bir tekne…
Şimdi ben nasılım, şimdi ben nerdeyim, şimdi ben
Kâğıttan güller yapıyorum, beni bekleme!
Al bir bulut gelir yavaştan, çöker gözlerime
En güzel şarkılar bitti artık, en eski ve en
Uzun yalnızlıkların ortasında ucuz bir gece:
Tâ içimde işleyen bir yara gibi, sonra sen
Yine mavi deniz, yine o korkulu düş, sevmek yine
En kuytu ümitlerimiz, ayaklar altında ezilen
Oralarda bir yerde, büyür karanlığım, alabildiğine…
Al mavilerini git, ben bu denizi batıracağım hemen!
Ama yok, sularım aydınlanır belki dur gitme!
Arınırdım, ışırdım, bana bir şarkı söylesen.

-Ümit Yaşar Oğuzcan-

28 Haziran 2011 Salı

o sabah

Gördüğüm en yüksek ev tavanıydı, altı metre yüksekliğinde; ahşap oymaları olan... Eski, demir oymalı, siyah bir karyola ve bembeyaz örtüler ahşap tavanın altında... Ve boydan boya pencereler... Alabildiğine günışığına kucak açan.

Gözümü açtığımda, üzerine uzandığım kola ve parmak uçlarının değdiği yere baktım, antika, çevirmeli telefonun avizesine ve yanı başında duran güzel baş ucu lambasına takıldı gözlerim, bir de yere uzanan o güzel beyaz dantelaya... O an aklıma hayli zaman evvel yazdığım bir paragraf geldi:

"kendimi bildim bileli huzursuzdur ruhum.. zihnim karışık, duygularım bulanıktır. bundandır sükûneti evlerde aramam... kendi bedenimin kabına, kalıbına sığamadığımda, yattığım yerde uyuyamadığımda, sokaklara dolamadığımda: evde olmak isterim.. evimde olmak...

yüksek tavanlar düşlerim, beyaz duvarlar, güneş ışığıyla yıkanmış zeminler üzerindeki uzun bir masanın etrafında dolaşan minicik ayaklar... gözlerimi kapar, uzun camların önünde düşlerim kendimi.. o camları örten ince tüllerin ikindi meltemiyle havalanıp beni sarmaladığını, burnuma gelen serin deniz kokusunu, düşmekte olan akşam güneşinin ışığını düşlerim... ait olmak.. bir eve.. bir adama.. bir hayale... işte ezelden beri huzursuzlukla kıvranan hırçın ruhum, bunu düşler yorulduğunda... hiçbir yere, hiç kimseye ait hissedemeyen ben, tüm hoyratlığıma inat ait olmak isterim bazen..."


İlk kez ömrümde o sabah yanıldığımı farkettim. Daha önce hiç gerçekten ait olduğumu hissetmemiştim. Ne bir fikre, ne bir eve, ne de bir adama; bağlandığımı hissettim, ama aidiyet başka bir şeydi... Ben, ilk kez o sabah bambaşka bir yerde, yüksek tavanların ve beyaz örtülerin altında, uzun pencerelerden sızan ışıkta birine, bir hayale ve onun sevgisine ait olduğumu hissettim ruhumun en derinine değin... Açık pencerelerden dolan kuş seslerine karışan uykudaki nefesi dinledim, her güne o nefesle uyanmak istediğimi farkettim... O odada ve o evde eksik olan tek şeyin sevdiğimiz uzun masalardan biri ve etrafında koşan minik ayaklar olduğunu düşündüm dinledikçe soluğunun sıcak sesini, dönüp yüzünü izledim. O yüz ki, ilk görüşümde gülüşüyle içime karışan heyecanın müsebbibi, uyurken çocuklaşan dudak kıvrımlarının mabedi ve gecelerce uykuda izlemeye doyamayacağım ifadenin sahibi... Düşündüm: Uyurken nefesini beklediğin, öksürünce ürperip telaşa geldiğin insan ya çocuğundur, ya da çocuk yapmak istediğin adam...

Nasıl da sevdiğimi farkettim. Hiç olmadığı kadar...

27 Haziran 2011 Pazartesi

Ben, Bugün.



içimi çok acıtan her şey bana savaş muhabiri olup acının ve çaresizliğin içine gitme, parçası olma isteği verdi.. bu tıpkı, düşünmekten kurtulamadığın kötü bir şeyi unutmak için tırnağını parmağına batırarak zihnini ordaki acıya yönlendirmek gibi..çünkü düşünceyle gelen tüm ruhsal acılar benzer iki yolla unutulur; boyutları farklı olsa da. ya başka bir mutluluk, ya başka daha büyük bir acıyla. Ben ikinciyi seçtim.

Unuttuğumu sandığım anda önüme çıkan, ruhuma bir karartı gibi çöreklenip, yüreğimi mengeneye alan her şey beni kaçmaya itti. Arkamı dönüp gitmeye, üstelik daha çok acıtacak bir yere, bir başkasının acısını görmeye, çünkü başka birinin acısı sizi çaresiz bırakır üstelik masumsa ve çaresizlikten daha koyu bir ızdırap yoktur gökkubbenin altında. Çekilebilecek daha büyük bir acı kalmamışsa eğer, canınız artık yanmaz. İşte tüm bu sonsuz acıyı dindirmek için ölümün içine yürümek en eşsiz çaredir.

Bugün bu şarkıyı belki bininci kez dinlerken her bir sözünü ve ritmini kalbimden damarlarıma hücum eden bir zehir gibi dinliyorum, hissediyorum iliklerime değin. Bugün, ben, önüme çıkan, bana mutluluğun kısa vadeli ve güvenilmez olduğunu hatırlatan her şeye sırtımı dönüp gitmek istiyorum. Çocukluğumdan beri beynimi ele geçirmiş olan savaşın, vahşi olan doğanın, karanlığın içine koşma isteğime boyun eğiyor, kalmayı değil, kaçmayı seçiyorum. Biliyorum ki araftayım. Biliyorum ki burası yanılgıların savaş yeri, kalplerimiz ve ruhlarımız paramparça. Oysa savaş ve ölüm korkusu ormanda ya da denizin ortasında kalakaldığında fırtınanın içinde bir dinginlik yaratır. Çaresizliğin verdiği ilk karmaşa ve korku diner yavaş yavaş ve kabulleniş gelir. Huzur artık içindedir.

Ben, bugün. Kendimi incittim. Acıya sarıldım. Bir yol bulabilirdim. Bulmak yerine gitmeyi seçtim.

17 Haziran 2011 Cuma

Kırk İkindi Yağmurları


Vincent Van Gogh - St. Remy

Bozkır çocuğu değilseniz, yani hep deniz kenarı kentlerin, sahilboylarının büyüttüğü memleketlerin çocuklarıysanız, bozkır sevilmez, denizsiz yaşanmaz sanıp yanılırsınız...

Oysa ancak bozkırın ateşinde kavrulup Kırk gün boyu ikindi yağmurlarıyla ıslananlar bilir, boz tarlalardaki filizleri yeşerten bereketi, o bereket ki boyumuz kadar yeşil ekin olur, lacivert bulutlar üzerine serperken rüzgârı arkasına almış yağmurları, o boyumuzca buğdaylar salınır nazlı nazlı... lacivert bir gökle, yeşil bir yeryüzü sarmaş dolaş olur ancak o vakitler, tıpkı bir Van Gogh tablosunun anlattığı gibi...

Kırk gün sürer o yağmurlar, o uzun günler boyu önce güneş öper alnından toprağın, sonra akşam vakti ansızın koyulaşan gök akıtır aynı toprağın bağrına bereketini, ki döl versin toprak ana, gök tanrının hükümranlığına...

Şimşeklerin ve gök gürültülerinin sağanağında insanoğulları ve kızları ancak aczlerini saklamak için inşa ettikleri evlere sığışır, toprak ve göğün birleştiği o kırk ikindi boyunca.

Ve ardından o kırk günün, gök tanrı durulur, toprak ana dinlenip büyütmeye başlar meyvelerini... Güneşin yaktığı o bozkırlar artık sapsarı buğday denizlerine dönüşür... 
Bir sonraki bahara dek. 

Kırk İkindi Yağmurları

aşk geldi sonra
-o en güzel yazgımız-
bütün yasakları çiğneyerek
sen geldin
ten ateşe dönüştü
sabahlara kadar seviştik

aynı nehrin yatağında iki çakıldık
alnımızda kırkikindi yağmurları öpüşür
pul pul dökülürdü yıldızlar
ne varsa günlerin sofrasında
başdaş kurup bölüşürdük

sonra gittin
yarım kaldı türkümüz
paslı bir maviye boğdun
gözlerin renginde bir sevinci
gittin yollar girdi araya
duvarlar teller girdi
kırkikindi yağmurları yok artık
bozuldu bağlar

unutulur derlerse de inanma
en umulmadık yerde
bazı bir şiirin orta yerinde
göz göze geliyoruz ellerin ellerimde

şimdi uzun ağrılı ve gergin
uyku tutmaz gecelerde ayrılığın sazıyım
bir türküyü çoğaltıyorum
adına ve yarasına güvenen bir sızıyım

-a. hicri izgören-

16 Haziran 2011 Perşembe

Eşik

11 Haziran 2011 Cumartesi

Bir DrifterPoet Şiiri

yağmur birikintilerine ebru yapıyorum\gözyaşlarıma
belki de kaderimin en güzel sudan sebebisin

ki sular kadar güzelsin -suların üstündesin
şimdi kağıda çekiyorum seni incecik

ah, bir köşesine yazmak isterdim ama
suyun kuvveti kaldıramaz güzelliğini!
--------------------------------------------------------------------------------------------------

Yıldırım'ın (soyadını bilemesem de henüz) http://drifterpoet.blogspot.com/ adresli blogunda paylaştığı ve sanıyorum hemen hepsi edebiyat dergilerinde yayınlanmış (Varlık gibi!) şiirleri her okuduğumda beni çok etkiliyor.. Mayna mesela... S/ayıklamalar ya da... ama şu yukarıda paylaştığım muhteşem dizeler beni gerçekten çok etkiledi... Çok daha basit cümlelerle, çok daha kısa bu şiiri belki diğerlerine nazaran, lakin o kapalı kutu erkek neslinin içinden sızan ışık huzmesi gibi akıttığı cümleler var ya bazen kadınlar için, tıpkı Cemal Süreya'nınkiler gibi, bu işte öyle bir şiir benim için...

Okudukça okutan, okundukça anlamlanan güzeller güzeli bir şiir...

Yazdığım bu yazı bir kadının içini kelimelerle bunca güzel döken bir erkek şaire
teşekkürü olsun...

Gözyaşı dökerek...



Çiğdem Erken'in çıkması merakla beklenen Kız Kafası albümü sonunda çıktı ve ben bugün dinledim...

Bir şarkı var ki içinde "Ölürsen haber ver" diye... Belki içinde 2.40. saniyede başlayan, o sözleri insanı delip geçen Selçuk Yöntem'in dilinden dökülen şiir olmasa bu kadar zihnimi ele geçirmezdi parça, ama beni darma duman etti...

Bana beni öldür affedene dek, sonra bir gün yeniden dirilt diyen; sesini, nefesini özlediğim ama bir türlü affedemediğim adam, seni öldüremiyorum, ama ölürsen eğer haber ver...

öldümse yüreğinde ben artık / oldukça ölüyüm demek
öldümse belleğinde dönenceleri seçemeyerek
demek ki öldürmüşsün sen beni melek / göz yası dökerek

ama öldüysem nolur haber ver / sana söz vermiştim haber vermem gerek
öldümse kucağında uzaktan sevilerek / öldümse yatağında hınçla sevişerek
öldürmüşsün beni çok severek / benzersiz şişme bebek

ama öldüysem ne olur haber ver / sözümde durmam gerek
haberi yine ben vereyim sana / bilirim en çok sen düşkünsün bana
sevgiden öldürerek

10 Haziran 2011 Cuma

kaybolmak

yeşilköy sahili - 06.06.2010
Kayboldum.

Beş yaşında bir kaşif olmaya karar verip küçük sarı bir valizle evden kaçmaya karar verdiğim günden beri hep kaybolmak istedim, ama yollarda... çünkü yolda kaybolmak, evrene karışmak gibi.. kendi ruhunda kaybolmak, yeni bir atmosfer keşfedip nefes almayı yeniden öğrenmek gibi...

Şimdi, kayboldum.

Ama yanlış yerde. Yollar değil kaybolduğum yer. Bir adamın yüz çizgilerinde ve teninde. Başka bir atmosfere hapsoldum, nefes alamıyorum. O sundukça bana, içime çekmem için bir nefeslik daha ikliminden, ben alışmak yerine daha da sarhoş oluyorum... kayboluyorum... gitmek istiyorum... gidemiyorum.

Duruyoruz yan yana üzerinde kuru otların bittiği kumsalda, vakit akşam vakti, gün batmakta ve "pamuk renkli bir bulut" akıyor ufukta, kızarmış yanakları alaya dönen aşık bir genç kadın gibi ve denizin kokusu ve rüzgâr göğsümüze vuruyor biz yan yana susup anı ve kendimizi dinlerken... O bir anı çalıyoruz hayattan, kısacık tarihimize dolan onlarca eşsiz ana ekliyoruz, bizi uçurum kenarlarında dolaştıran o tek hataya rağmen...

Sonra gün geceye dönüyor, biz bir kez daha yarimiz haziran akşamına sarılıp kilisenin dibindeki bir masada Yeşilköy'ün o kadim kimliksiz, ruhani ışığına baş eğip kaldırıyoruz kadehlerimizi bu kez bizi her şeye rağmen birleştiren hayata...

Ve..
Adam, "İyi ki sevdim seni kadın..." diyor ve kadın bakıp gözlerine adamın sessiz bir tebessümle içinden hiç dile dökmeden "iyi ki sevdim seni..." diyor...

Kendimi bulduğum bir an oluyor gülüşünde...

Sonra yine kayboluyorum, gözlerinde -yollar hariç değil.-

3 Haziran 2011 Cuma

Başka Türlü Bir Şey Benim İstediğim



Bugün uyandım... Açık pencerelerden güneş ve rüzgâr tülleri havalandırarak düşürdü hûzmelerini yüzüme, ellerime... Bugün uyandım... Kendime yeni bir ömür diledim; sanki daha bu sabah doğmuşçasına yeni, tertemiz, kirletilememiş taze bir yaşam istedim...

Bugün uyandım... ve anladım: Başka türlü bir şey, benim istediğim...

Baharda badem ağaçları ve erikler ilk çiçek verdiğinde havaya dolan taze koku gibi, ılık ve durgun, kuş sesinden başka sesin olmadığı bir iklim gibi... hatırlamanın değil, unutmanın hafifliğine sahip yüksüz bir ruh gibi... Huzura el değecek bir tek kötü elin barınmadığı ıssız bir köy gibi...

Başka türlü bir şey... şimdikinden farklı... şimdikinden güzel... ve temiz alabildiğine... ve yalansız...

ve annenin çocuğunu sevdiği gibi karşılıksız...

Metaforlarla İkonlaşan Bir Katil: Arkan

Arkan ve Kaplanları
        Arkan söz konusu olduğunda sayılamayacak kadar teşbih, metafor ve metonomi bulmak mümkün; çünkü o ikonlaşan bir katil. Sırp Kasabı diye anılan Zeljko Raznatovic yani kod adıyla Arkan, bir döneme damgasını vuran, korku saçan ve kitleleri öldüren bir katildi. Öyle çok lakapla anıldı ki, radikal milliyetçi hayranları da vardı, öldürülüşünü dünyanın bir canavardan kurtuluşu olarak gören mağdurları da… Sırbistan’da kimilerine göre halk kahramanı, kimilerine göre kara lekeydi. Kumarhane zengini olan ve disco-hotel kralı denilen bir derin devlet kuklası olarak da bilindi, mavi sakal da dendi, çocuksu yüz hatları yüzünden bebek yüzlü katil de. Kendini kaplan simgesiyle gösteren Arkan hiç kuşkusuz bebek yüzlü bir -bebek katiliydi.-
            Onu ikonlaştıran bu fotoğraf Ron Haviv tarafından çekilmiş, ardından Haviv, Arkan tarafından tehditlere maruz kalmış ve kaçmıştı. Kendini ve bir sırp futbol takımının fanatik, holigan taraftarlarından devşirdiği askerlerini, kaplan olarak tanımlayan Arkan, bu fotoğrafta yavru bir kaplanı ensesinden yakalamış, arkasına askerlerini almış vaziyette duruyor. Charles Sanders Pierce’ın çalışmalarına binaen: benzeyen Arkan ve adamları, benzetilenin kaplan olduğu bu resim ve takım adı olan (Arkan’ın Kaplanları) Kaplan artık onları temsil eden bir simgeye dönüşmüş durumda.
            Kendini ve adamlarını kaplan gibi yırtıcı ve güçlü gören Arkan sevenleri tarafından da bu metaforla benimsendi. Üstelik kaplan figürü sadece bir metafor değil, aynı zamanda bir metanomi de içermekte. Zira o dönemi bilen ya da Arkan’ın gölgesinde bir dönem yaşamış her Balkan insanı Kaplanlar geliyor dendiğinde kastedileni hemen anlayabilir ve Arkan’la ilişkisini kurabilirdi, bugün hala Balkanlarda yaşananlar konuşulurken Kaplanlar sözü geçtiğinde konuyu bilen biri kastedilenin Arkan ve askerleri olduğunu anlayacaktır.
            Kendi içindeki hikayesiyle kaplan metaforunu, aynı zamanda metanomi olarak sunabilen ve bugün artık ikonlaşmış fotoğraflar arasında anılan bu Haviv fotoğrafı, bir dönemin zulmünün nasıl özgüvenle sergilendiğinin de resmidir.

22 Mayıs 2011 Pazar

Ateş ve Su

fotoğraf: Ayşegül Tabak

Ateşin ve suyun buluştuğu yerdeyiz şimdi...
Ya su ateşi söndürecekti ya da ateş suyu buhara çevirecekti...

Oysa şimdi hayretle, ateşin suyun üzerinde dans eder gibi nasıl yandığını ve berrak suyun içinde ışıktan yansımalar yarattığını izliyoruz...

Doğudan doğmaya başlayan, gün batana dek derin mavi ve turkuaz denize ışığını veren Güneş, geceleri ışığını aydan yansıtarak yakamozlar düşürüyor denize... kayan yıldızların tozlarını yağdırıyor üzerine ve deniz öyle sahiplenici ki ışığı hapsediyor derinlerine...

Ağaçların, denizin, rüzgarın ve ışığın birlikte nefes aldığı bir an yaratıyoruz şimdi...
Ateşi, suyu ve toprağı harmanlıyoruz...
Altından bir çağ başlatıyoruz!