25 Ocak 2009 Pazar

Kikujiro No Natsu



Dün akşam, tv8'de Takashi Kitano'nun Kikujiro diye bir filmi verilecekti... Gündüz reklamlarda fragmanlarını izleyince kesinlikle izlemek lazım dedim, peki ama nasıl? Bu filmde pek şiddet yok gibiydi, babam japon filminde kılıç varsa izler ancak!!! Her neyse akşam "baba! süper film var izleriz di mi!!" dedik, dedi ki:"Çin mi? Japon mu?" "Japonmuş baba! izleyelim!" "oo iyi iyi! izleriz tabi!" biz babayı tongaya düşürdük... topladık aileyi tv başına başladık izlemeye! hayır biliyorum ki filmde uzun sekanslar var, tempo düşük falan bu adam değiştirecek, kardeşim internete girecek, annem mutfağa kaçacak! Başta öyle oldu tabii, ama baktım annem direniyor izleyecek belli, yonca da kaptırdı kendini bir süre sonra ama babam 2-3 kez değiştirme gafletinde bulundu kanalı, ben kolumu giyotine kaptırmış gibi bağırınca tekrar açtı tabii! az sonra topluca içimiz burkula burkula, ardından kahkahalardan yıkıla yıkıla devam etmeye başladık izlemeye... babam durmadan itibarsız yakuzamız kikujiro için, "manyak bu adam ha!" diye yorumda bulunuyordu :)


Elbette, şimdi biraz filmden bahsetmek gerek; Maseo 7-8 yaşlarında büyükannesiyle birlikte yaşayan küçük bir çocuktur, sessiz ve çalışkan Maseo, uzakta yaşadığını bildiği annesine gitmek ve onu bir kez olsun görmek istemektedir. Annesinin fotoğrafını büyükannesi evde yokken bulan çocuk, biriktirdiği biraz parayı mahallenin serserilerine vermeye gider annelerini bulmaları için, tam o sırada eski komşuları olan kadın ve yanındaki itibarını kaybetmiş, agresif ve çocuksu yakuza durumu görür. Çocuğun haline üzülen kadın, hem çocuğu mutlu etmek, hem de yakuzadan bir süre olsun kurtulmak için yakuzaya onunla gitmesini öğütler ceplerine 50.000 yen koyar ve büyükanneye çocuğun bir süre onunla kalacağını merak etmemesini söyler. Yola çıktıktan kısa süre sonra Yakuza bizim buralardaki at yarışları gibi bahislerin geçtiği bisiklet yarışları için bu parayı harcar, kah yürüyerek, kah otostopla yola devam eden ikili yolda ilginç birkaç kişiyle de tanışır... birçok tuhaf macera, açlık ve eğlenceden sonra uzaktaki adrese ulaşırlar... ancak annesinin adresinden resimdeki kadın, küçük bir kız çocuğu ve kocası çıkar... uzaktan onlara bakan ikili durumu anlar, maseo'nun gözyaşlarına dayanamayan Yakuza onu sahile yollar... gidip ne yapacağını çaresizce düşünürken bir motosiklete asılı küçücük bir melek çanı görür... agresif yakuzamız, bağırıp çağırarak melek çanını alır, ufaklığın yanına gider... o kadının annesi olmadığını, annesinin oradan taşındığını ve giderken eğer o gelirse diye bu küçük melek çanını ona bıraktığını söyler... ve geri dönüş yolculuğu başlar... Gelirken onları adrese kadar getiren karavanlı yazarla mısır tarlasından mısır çalarken yine karşılaşırlar, ardından motosikletlerindeki çanı aldığı ikiliyle de... hep birlikte bir göl kenarına kamp kurar ve çocuğun üzülmemesi için inanılmaz oyunlar yaratırlar... işte o noktada küçük bir çocukla kim olursanız olun nasıl bir bağ kurabileceğinizi, ve onun kalbine yapılan minicik dokunuşların aslında dokunanda bile nasıl mucizeler yaratabileceğini görüyor izleyici...


Son sahnede, yaşadıkları yere dönen maseo yakuzaya teşekkür eder ve ayrılırlar, maseo son anda geri döner ve adınızı bilmiyorum bayım, adınız nedir? diye seslenir, "KİKUJİRO" diye bağırır yakuza... ve beceremese de içindeki meleği gizlemek için yine bağırmaya başlar! "hadii, defol, defol şimdi!!" ...... ve maseo kahkahalarla koşarak uzaklaşır... böyle bir film işte kikujiro no natsu; biri büyük biri küçük iki çocuk adamın sevgisini dile getiren...
Kitano, adam ruhlu küçük bir çocukla; çocuk ruhlu koca bir adamın birlikte çıktığı yolculuğu, şiddet-sever babama bile gülümsemeyle ve hüzünle izletebildiği için bir defa bence dünyanın en iyi yönetmeni sayılır! Seviyoruz seni Takashi baba!

23 Ocak 2009 Cuma

küçük bir kaçamak: Otto

hava yağmurluydu.. ben okuldan iki arkadaşımla iş hayallerimiz hakkında bir toplantı için çıktım okuldan... üstü kapalı bir bahçe bulduk kendimize daldık planlara.. o arada selin aradı, çok bunaldım acil buluşalım deyince koordinatları verdim, bekliyoruz dedim. selin yoldayken biz de planlarımızı yaptık, ben harap vaziyetteydim, saçlar dağılmış, kıyafetlerin her paçası ayrı yere bakar halde! selin gelince gidip bir şeyler aldık üstüme... girdim bir tuvalete üstümü değiştirip, saçımı topuz yaptım, biraz da makyajla az da olsa normale dönünce hadi dedik güzel bir yere gidelim bugün! bol yemek, bol göz estetiği olsun... yağmuru dışardan görelim, biraz da müze gezelim: Santralİstanbul'a Otto'ya gidelim...
Otto'nun bol ışık alan camlarının önüne oturup duvarlara asılı her biri bir müşterinin elinden çıkma pastel boyadan graf kağıdına döşenmiş resimleri izledik otto'nun meşhur pizzalarından ısmarladıktan sonra. mönülerin arkasına yapılıyordu resimler.. her masada bir kaç renk pastel boya var muhakkak... renk ihtiyacınız olursa yan masadan ödünç alabiliyorsunuz :)
Pizzalar geldi,konuşacak o kadar şey var ki... bir yandan etrafı, yemeği konuşuyoruz, bir taraftan özel hayatlarımızın keşmekeşlerini! keşmekeşliğin dozunu kaçırınca dedik ki biraz tatlı alalım bunun üzerine yoksa seratonin salgılamamız mümkün olmayacak! sıcak çikolatalar geldi, selin'i o an da görmek lazım! çikolata tadını aldıkça gözleri soba kenarındaki kedi gibi mrr mrrr oluyor, ben mi ben de pek farksız değildim tabii... ellerimiz pizza sosuna, ağzımızın kenarı çikolata sosuna bulanmışken, lavaboya uğramak lazım dedik, dedim ki git bakalım buranın tuvaletleri biraz farklıdır :) selin gitti, 5 dakika sonra 32 dişini göstererek döndü! "yaa, ama bu tuvaletlerin kapısı pembe buzdolabı kapısı gibi :D" az sonra yerimizden kalkıp otto'nun lavabosunda çekime başladık! o kadar eğlenceliydi ki! neonlu ayna, buzdolabı kapakları! Selin fotomodelliğin keyfini çıkardı resmen... arada bir böyle kaçamaklar yapmak lazım... yoksa hayat geçmiyor!


20 Ocak 2009 Salı

mahsur cumartesi

Röportaj için buluşacaktık Hakan Öge'yle, hani yelkenlisi Mardek'le yola çıkıp pasifiğin ortasında Sophie'ye tutulup evlenen ve yola iki kişi olarak devam eden Öge! Hakan abi aynı zamanda dişçi, Kadıköy'deki muayenehanesi'nden çıkacak ve Bostancı iskelesinde buluşacağız, o adada yaşıyor, dedik ki denizci muhabbeti yapacağız madem, vapurda çekim yapalım, konuşalım; adaya inince de ben bir sonraki vapurla dönerim.... Biz 17.25 miydi hatırlayamıyorum, sözleştik o vapura binmek için, ben gitti, lakin bir fırtına kıyamet, dolaşırken baktım motor seferleri iptal edilmiş... Gittim tabii vapur iskelesine bekliyorum, Hakan abi yetişemedi, yağmur, rüzgâr; trafik felç! 18.00 vapuruna yetişeceğim diye umuyorum dedi... Saat 17.58 hala kimse yok herkes vapura bindi, dedim herhalde oturup burada bir yerde yaparız artık, o sırada fırtına gibi koşarak beni de peşine katarak aştı demirleri Hakan Öge. Vapura bindik, çayları aldık sohbete başladık, vapur sallandıkça sallanıyor elbet... İkinci kata sular dolmaya başladı ara ara, bardaklarımız devriliyor arada, allahtan içleri boş...

Röportajı bitirdik, kendi aramızda okyanus, fotoğraf, Sophie ve adaya yerleşmek hakkında tatlı bir sohbete başladık.. Atlas dergisinden söz ettik... Yol son buldu ve vapurdan indik sonunda... Hemen iskele binasına dönüp saatlere bakmaya başlamıştık ki seferler iptal dendi! Nasıl yani olamaz diyoruz, lakin olan olmuştu! Hakan abilerin evi restorasyonda olduğundan onlarda kalmama imkan yoktu, acilen bir pansiyon bulduk, yerleştim... Hakan abi evine döndü, ben de çıkıp biraz dolaşmaya başladım... gidip biraz dolandım, yemek yedim, iskelede mahsur kalmanın tadını, istanbul'un içinde, istanbul'u uzaktan izlemenin verdiği garip, ama huzurlu hissi yaşadım.. sonra dönüp odamda televizyon izledim, sevgilimle telefonda konuştum, onun o merak içindeki, sevgi dolu sesle uyuyakaldım... ama bir süre sonra soğuktan donmaya başladığımı hissettim, dişlerim birbirine çarpıyordu, kalkıp pansiyon sahiplerine biraz ısınmamın mümkün olup olmadığını sordum, onlar da petekleri yaktılar... uyuyakaldım yine...
Sabah hemen iskeleye gittim var mı bir haber, motor, vapur diye... ama seferler akşama kadar iptaldi... Oturdum sakince... fotoğrafları akşama yetiştirmeliydim, daha önemlisi makinayı vermeliydim başka bir iş için bekleniyordu; keza telefonlar yağmaya başladı. Sahilde eskilerin bilinen türk sanat musikisi bestecilerinden orhan sevsar beyefendiyle tanıştım, uzunca, çok güzel bir sohbete tutulduk, öyleki bir fotoğrafını bile çekmek gelmedi hatrıma... öylesi bir anı bir tanıklığa gerek duymadan yaşamanın verdiği keyifle unuttum belki de... gittikçe kalabalıklaştı iskele, işe gitmek için kalkanlarla, önceki gecenin mahsurlarıyla doldu sahil... bir motor geldi, ancak almadı kimseyi... gittikçe kabarıyordu poseidon'un öfkesi!

İskele'de Hülya Hanım'la tanıştım, evine davet etti beni adalı misafirperverliğiyle, küçük kızıyla tanıştım, sofralarına davet ettiler beni.. biz adadan konuşurken hakan abi ve sophie aradı. buluştuk, adada uzunca bir yürüyüşe çıktık... 3 fotoğrafçı bol bol fotoğraf çektik, konuştuk... öğle yemeği için eve döndük.. sophie'yle ikimiz mutfakta okyanus maceralarını, hayatının aşkını konuşurken Hakan abiyi ekmek almaya yolladık... Yemekten sonra, komuşlarına, heybelinin en güzel evi olan Kuleli Köşk'e gittik... Ev sahibi İlhami bey, onun dünyalar tatlısı kızı elsa ve mahsur misafirleri İstanbul Üniversitesi dekanlarından Naz Hanımla tanıştık.. hep birlikte sahile indik ve kahvelerle sohbet ettik, sokaklarda turladık... ben fotoğraf çektim yine.. akşam 5 sularında bize motor hareket edecek haberi uçuruldu.. Naz hanım ve bana yollar açılmıştı.. vapura bindik arkamızdan eller sallanırken... Tıklım tıklım dolu motorda, dalgalı denizin korkusuyla, bir o yana bir bu yana yatan kocaman yük gemilerine baka baka ulaştık istanbula...

...artık darısı sonraki mahsurluklara...

yeni bir başlangıç...



yeni bir yıl için yeniden bir şeyler yazmak, yazmaya başlamak işe yarar belki diye umut ediyorum... sevgilim, bir buket çiçek getirmiş yılbaşı gecesi ve ben tesadüfen 1 ocak sabahı 20 ocak tarihli sayfayı açarak ajandada fotoğraf çekmişim papatyalarla... o zaman 20 ocak günü açılan bu blog için de en uygun fotoğraf budur :) ne için mi açıldı bu blog? Her şey için... hayat, yemek, fotoğraf, seyahat, felsefe, edebiyat, siyaset, kitap, defter........... liste uzun kısacası.. artık yazmaya başlamak lazım yeniden, yeni baştan!