30 Temmuz 2010 Cuma

Zahiri Yargı

Nietzsche “Ahlâk Dışı Anlamda Doğruluk ve Yalanlar Üzerine” yazısına şöyle başlar:

“Bir zamanlar parıldayan sayısız güneş sistemine dağılmış olan evrenin uzak bir köşesinde, akıllı yaratıkların, bilmek denen şeyi icad ettikleri bir yıldız vardı. Bu ‘dünya tarihinin’ en ukala veyanıltıcı dakikasıydı, ancak sadece bir dakikaydı. Doğa birkaç nefes çektikten sonra, yıldız soğumuş ve katılaşmış ve akıllı yaratıklar ölmek durumunda kalmışlardı. —Birisi böyle bir masal icad etse de, bu, insan aklının doğa karşısında ne kadar zavallı, ne kadar gölgeli ve geçici, ne kadar amaçsız ve tesadüfi göründüğünü göstermeye yetmezdi. Onun var olmadığı zamanlarda ebediyetler vardı; insan aklıyla ilgili her şey sona erdiğinde, hiçbir şey olmamış gibi olacak, çünkü bu aklın, onu insan yaşamının ötesine götürecek, fazladan bir misyonu yoktur.”

İşte Akira Kurasawa'nın yönetmenliğini yaptığı Rashomon tümüyle hakikatin bilinemezliğine atıfta bulunan bir sinema klasiği. Bir ölünün ve ölünün ruhu da dahil aynı anda sanık olan dört tanığın anlatımlarıyla ormanda ne olduğunu bilmeye çalışan polisler -yani bizler- hakikati öğrenme peşindeyiz sinema salonunun karanlığında, işte bu noktada Nietzsche’nin âhlak ve yalan üzerine düşünceleri bize, aslında hakikatin peşinde boş yere koşturup durduğumuzu söylüyor, nitekim Nietzsche’ye göre dilin olduğu yerde gerçek yoktur, çünkü hakikati asla bilemeyeck olan insanoğlu sözcüklerle olguları kendine göre yorumlayıp böylece sunacaktır, ancak yine de değersizce bir kesinlik içeren tek tanımlama totolojilerdir ona göre. Ve bunu da yazısında şu şekilde ifade eder:
“İnsan totoloji biçimindeki doğruyla tatmin olmazsa, yani içi boş kabuklarla yetinmezse, her zaman, doğruları illüzyonlarla değiştirecektir”

Rashomon’u Nietzsche’ye göre yorumlayacaksak eğer en başından yani Akutagawa Ryunosuke’nın Rashomon hikaye derlemelerindeki Ormanda adlı öyküsünden başlayarak yorumlamamız gerekir, nitekim Kurasawa, Rashomon’u bu öyküden sinemaya uyarlamıştır, ve yazı boyunca hakikatin yorumlarıyla her geçen an hakikatten uzaklaşacak olan bizler öncelikle Kurasawa’nın öyküyü filmleştirirken kendi yorumunu nasıl kattığını düşünmeliyiz... Hikaye film olarak önümüze gelirken daha başında değişmiştir, çünkü aslında derleme kitabındaki asıl Rashomon öyküsü bu filmde anlatılan hikaye değildir, bize Rashomon adıyla verilen hikaye aslında Ormanda adlı öyküdür. Buradan hareketle, yönetmenin ve öyküyü senaryolaştıranların hikayeyi nasıl yorumladığı ve asıl hikayenin ne olduğunu onu okuyana dek biz bilemeyiz.

Buradan hareketle filmdeki dört tanığı sanık yapan yine onların çelişen ifadeleridir ve bu ifadeler Nietzsche’nin bahsini ettiğimiz yazısının sonundaki müsvette notlarından birinde, “...doğruya sahip olmak, temelde, doğruya sahip olunduğuna inanmaktan başka bir şey değildir. Duygu, görev duygusu sözde doğrudan değil, bu inançtan yola çıkar.. “, “Doğru duygusunun temelinde inanç yatar” dediği üzere tümüyle olaya müdahil olanların tanıklıkları doğrunun ne olmasını istediklerine ve neye inandıklarına göre değişim göstermektedir ve bunların şekillenmesinde hakim dünya görüşleri de baskın çıkar, zira aşağıda tanıkların ifade özetleri ve yine yazar olarak benim şahsi yorumumla (ki bu da okuru hakikatten daha da uzaklaştıracaktır) ölü adamın karısının erkekleri, kocasının erkek dayanışması içine girerek karısını, haydutun diğerlerini ama daha ziyade kadını küçük görmesi ve kötü göstermesi ve ormancının da kendi suçunu örtbas etmek için diğerlerinin aşağılık taraflarını (kadını fettan, adamları korkak) ortaya dökmesinin sebebi neye inanıp, neyi göstermek istediklerinin işaretleridir.

Rashomon kapısında bir rahip ve bir köylüyle beraber ormancı anlatıma başlıyor.
Filmde ilk tanıklığı eden ormancı sadece bir kaç eşya ve ölü bir adam bulduğunu anlatıyor başlangıçta, ardından haydut Tojimaru kanı çok beğenip elde etmek istediğini, aslında adamı öldürme niyetinde olmasa da kadının adam için üzüldüğünü görüp kıskançlık ve öfkeyle adama acı vermek istediğini ve karısına gözünün önünde sahip olmaya çalıştığını, buna karşı çıkıp ona hançerle saldıran kadının sonunda hayduta teslim olduğunu ve onunla gidebilmek için kocasını öldürmesini hayduttan onun istediğini ve buna karşılık haydutun adama kendini savunma şansı verip iki erkeğin karşılıklı onurla düello ederek (erkek dayanışması) karşısındakinin canını verdiğini, ama diğer kadınlar gibi korkak olan kadının kaçtığını (kadın cinsinin aşağılanması) duyuyoruz.

Daha sonra ölü adamın karısından, haydutun kocasını bağlayıp ona zorla sahip olduğunu, daha sonra haydutun kaçtığını , ve kocasının kadına alaycı ve sanki durumdan hoşnutmuşcasına bir ifadeyle bakıp kadını korkunç bir durumda bıraktığını (erkek cinsini kötü gösteren tavır) ve elinde hançerle bunu yapmaması için haykıran kadının bayılıp uyandığında kocasını ölü bulduğunu duyuyoruz.

Ölü adam ise bir şaman aracılığı ile tanıklık ediyor ve haydutun karısını tecavüz ettikten sonra kadından kendisiyle gelmesini istediğini ve kadının mutlulukla bunu kabul ettiğini ve kocanın bu durumdan çok derin bir ızdırap duyduğunu (kadını suçlu bulan tavır), kadının gitmeden evvel hayduttan kocasını öldürmesini istediğini ama haydutun bunu reddedip kadını eğer kocası isterse öldürebileceğini ve adamın bu nedenle orada haydutu affedip karısından nefret ettiğini (erkek dayanışması) ve bu olay üzerine adamın aslında intihar ederek öldüğünü duyuyoruz. Burada ölü adam olayda bir dördüncü olduğunu ve göğsündeki hançeri çekip alan birinin olduğunu da ekliyor.

Ormancı burada şiddetle adamın hançerle değil bir kılıçla öldüğünü söylüyor ve aslında her şeyi gördüğünü itiraf ediyor ve olayı en başından anlatıyor, haydutun kadına zorla sahip olduktan sonra ona aşık olup kendisiyle gitmesi için yalvardığını, buna bir kadın olarak cevabı olmadığını söyleyen kadının onlardan düello istediğini, ancak kocasının ahlaksız bir kadın için hayatını riske atmayı reddettiğini ve kadının bu iki adamın korkaklıkları ve zayıflıklarına tepki gösterip onları aşağıladığını ve iki adamın korkakça dövüştüklerini ve sonunda şans eseri haydutun kocayı öldürdüğünü anlayıtor.

Şüpheci köylü ormancıya hançeri soruyor, çünkü aslında hançeri alan ormancı kendi suçunu gizlemek için hikayeyi kendince anlatıyor, zira ormancı hançe riçin adamı öldürmüş de olabilir. Böylece filmin sonunda ortada bir ölü adam olup olmadığını bile bilmiyoruz,çünkü ölü adam da sadece tanıkların sözlerinden türemiş bir varsayım olabilir çünkü adamın ölüsü mahkeme sahnelerinin hiçbirine yansımıyor. O ana dek insanoğlunun özundeki iyiliğe inanmayı isteyen rahip dünyanın yalanlarla ve kotulukle örülü bir yer olduğunu söyleyen ve bunu normal gören köylü adamın Rashomon kapısında bulduğu bebeğin kimonosunu alarak onu yağmurda korunaksız bırakması ve rahatlıkla o yapmazsa bir başkasının yapacağını söylemesiyle insanlığa dair umutlarını tümüyle kaybetme noktasına geliyor, fakat o sırada ormancı bebeği almak istiyor, ilk önce onun bebeği bile çalacak kadar kötü olduğunu düşünerek tepki veren rahip, ormancının altı çocuğu olduğunu ve bir tane daha beslemenin onun için sakıncası olmadığını bebeği kurtarmak istediğini söylemesinin üzerine rahip ormancıya ona hâlâ insanlığın özünün iyilik dolu olduğunu gösterdiği için ağlayarak teşekkür ediyor, ormancı da aslında utanılacak insanlardan birinin kendisi olduğunu söyleyip, ama zavallı küçük bir bebeği korumayacak kadar gaddar olmadığını göstermeye çalışarak hem rahibe hem kendine iyliğin varlığını kanıtladığını gösteriyor izleyiciye, ama elbette Nietzsche’nin penceresinden bakıldığında durum hâlâ aynı, zira rahip dünyanın iyi bir yer olduğu düşüncesiyle bir din adamı olarak kendini tatmin edip mutlu oluyor, çünkü gerçeğin vehametini görecek kadar yürekli değil ve iki yüzlü, ormancının hırsız olduğu gerçeği de onun yaptığı iyilikle kapanmıyor, en nihayetinde ormancı da suçunu saklamak için yalan söylemiş kusurlu bir insanoğlu. Ve dünyanın yalanlarla dolu, kötü bir yer olduğunu söyleyen köylü de aslında Nietzsche gibi görülebilir... Ama elbette köylünün yani Nietzsche’nin dünyaya dair görüşleri de totolojik değil, tümüyle yorum. Dünya kötüdür, çünkü kötüdür diyemeyiz, neden niçin sorularını yanıtlamamız gerekir, bu Tojimaru’nun onu yakalayan adama “Yalnız bir budala, budalaca laflar der, çünkü budaladır!” demesi gibi kendi içinde bir durum değildir.

Köylünün yani Nietzsche’nin sözleri de aslında olguların dille yorumlanmasından başka bir şey değil, böylece kesin de değil... Bu durum olsa olsa Karl Popper’ın yanlışlanabilirlik teorisiyle kabul görebilir: bir şeyin yanlışlığı kanıtlanana dek o şey doğrudur! Yani dünyanın tümüyle iyi olduğu kanıtlanana dek köylü haklı kalacak.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Yeniköy Kahvesi'nde Türk Dış Politikası!

İşte okuldan çok sevgili arkadaşım Tuba! İşte çok sevdiğim Yeniköy Kahvesi! İşte Sınav öncesi kendinden geçmiş iki Mehmet Ali Tuğtan öğrencisi! :) hayat yaşamaya değer, eğer mezun olursak tabii!!!





















Çay içiyoruz, simit yiyoruz, tepemizden şıpır şıpır yağmur sesi, arkamızda okeye 4. bulmuş amcalarımın çat çat taş sesleri, önümüzde boy boy herkesten çarpılıp kendi potamızda erittiğimiz notlar, çarşaf çarşaf antlaşma özetleri! What is at Stake Tuba? söyle bana! Stake is murtual Karpuz mu demek :D ve 5 saatlik ders çalışma başarısı, nefes almadan! büyük adam oluruz biz, kesin oluruz!
Bu arada Atamın tavla atarken çekilmiş resmi de bizimle içten içe alay ediyor sanki, siz benim yazdığım tarihe çalışın çocuklar, ben yerinize tavla atarım der gibi! :)

23 Temmuz 2010 Cuma

Aşk Mümkün mü hâlâ?

Ben öyle severim ki Levent Yüksel'i, öyle bir severim! Her şarkısı, her yorumu başkadır benim için, sesinin rengi, ahengi bambaşkadır! Az evvel hiç açmadığım televizyonumu açayım dedim, tam o anda bir dizide bir şarkı başladı belleğime kazınacak olan: Bir Levent Yüksel şaheseri daha çınladı odamın duvarlarında ilk kez duyduğum... AŞK MÜMKÜN MÜDÜR HÂLÂ? diyordu levent... hayat savurmadan, yıllar sararmadan... zamana aldırmadan, korkmadan utanmadan aşk mümkün müdür hâlâ diye soruyordu muhteşem sesiyle, müziğiyle... benim günlerdir sorduğum soruyu soruyordu bana!

soruyorum ben de işte! AKŞAM KAVUŞMADAN AŞK MÜMKÜN MÜ HÂLÂ? öyle güzel, öyle içten ki bu sözler, benim kalemimden dökülse ancak bu kadar benden olabilirdi, ancak bu kadar sevilebilirdi... saatlerce şarkı söyletildiğim dost meclislerinde bundan böyle en çok söyleyeceğim sözler bunlar bundan sonra... Seviyorum seni Levent Yüksel hem de AŞKLA!




Kim bilir hangi kalpte yanar
Sırça köşkün lambasıdır bu
Işığını gören gözlere
Kaderin hediyesidir bu

Akşam kavuşmadan
Dükkan kapanmadan
Aşk mümkün müdür hala

Hayat savurmadan
Yıllar sararmadan
Aşk mümkün müdür hala
Aşk mümkün müdür hala

Gülünü soldurmadan
Gümüşün kararmadan
Aşk mümkün müdür hala

Zamana aldırmadan
Korkmadan utanmadan
Aşk mümkün müdür hala
Aşk mümkün müdür hala

22 Temmuz 2010 Perşembe

kendine ait bir oda'ya istinaden--odamdan kesitler...

Bana kalırsa yazılmış en akılcı ve konunun özüne hakim kitaplardan biridir Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda adlı kitabı, ve ben bunu küçüklüğümden beri içkinlikle bilirim, belki de bu yüzden her daim, en olanaksız yerlerde dahi kendime yazmak için bir oda, bir boşluk, bir alan yaratmak peşindeydim... sürekli olarak yazmaya devam edebildiğim tek yer, yaz aylarında neredeyse odammış gibi kullandığım o muhteşem bahçelere bakan balkondu büyüdüğüm evde... sonra o bahçeler bir rüyanın son buluşu gibi tarumar edilip, evimiz köhne bir viraneye dönüşünce hiçbir zaman sürekli olarak yazabileceğime inandığım bir oda yaratamadım kendime... en güzel odalarım bile yetmedi bana yazmak için, heves vermedi... ta ki küçük kanat ta sürekli yazmaya başlamama neden olan bu küçük odaya dek... burada değil de olur olmadık yerlerde yazılmış, kağıt üzerinden kalmış yazılar bile bu odada yayına kondu... henüz blogda hiçbir yazı bu oda dışında yazılmadı, yahut yayınlanmadı... bu yüzden bu oda benim LEONARD'ım! Yazması için her türlü rahatlığı ona sağlayıp, basım için bir matbaa bile kuran Virginia'nın kocası Leonard gibi bu oda da depresyonun beni ittiği girdaplardan sığındığım bir limanken, maninin kollarında hayallere koşmaya çalışırken beni bağlayan bir hapishane gibi... tıpkı leonard'ın virginia'nın gözünde olduğu gibi...

ve işte küçük kanat'ın yazıldığı oda...









yazın çöken kabus

inatla görmezden gelmeye çalışsam da son bir haftadır, işler ters gidiyor... geceleri bitmek bilmeyen kabuslar zihnimi içinden çıkılmaz girdaplara sürüklerken, gündüz sokaklarda yürürken mutluluk ve huzur değil omuzlarıma ve göz kapaklarıma çöken büyük bir ağırlığı duyumsayabiliyorum ancak... yapmam gereken basit günlük işler tam bir eziyete döndü çoktan, yapmam gereken çok önemli işleri dahi yapamıyorum... öyle tanıdık ki bu işkence bana. kışın hüküm sürenin yaz versiyonu bu mezalim.. her yaz oluyor bu, her kış olduğu gibi. Her seferinde yazın yaşanan daha kısa sürse de şu anda yapacağım işlerin ehemmiyeti bu defa gelen depresyonun hasarının büyük olacağını gösteriyor... bekliyorum.. ne olacağını bilmeden, burada sona ermesini hayal ederek...

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Sciences Po'yu hayal etmek!

Fransa'ya, Fransızlara (özellikle sarışın erkek Fransızlara), Fransızcaya hep merakım olmuştur. Her daim Fransızca bilip, Fransa'ya gidip, bir fransızla olmak cazip gelmiştir bana nedense... Kuzeyi, güneyi ama itiraf edeyim daha çok güneyi hep aklımı kurcalamış, Kanunî'nin ne demeye kalkıp bizim olan Nice'i alın sizin olsun bana lazım değil deyip Fransızlara vererek Türk milletini kahrettiğini anlamamışımdır... Çünkü isterim ki Rousseau'yu kendi dilinde okuyabileyim, Arles'te Van Gogh'un delilik ve dahilik sınırlarındaki gezintisinin izlerini sürebileyim, Louvre'da kaybolayım...


Nitekim,
Strasbourg'da, Paris'te, Bordeaux'da kampusleri bulunan Sciences Po adında malumunuz bir meşhur okul vardır... bu okul yıllardır benim rüyalarıma girer, orada okuyup bir siyaset bilimi yahut uluslararası ilişkiler kuramcısı olmayı hayal ederim... Nitekim eğer bir sorun olmaz da bu eylül Paris dolaylarına varabilirsem, okulu da şöyle bir turlamak niyetindeyim, zira pek çok sevdiğim arkadaşım Tuba bugün bana Sciences Po için görüşmem gereken yetkilinin kartını verdi. Tuba'yla şu anki hayali planlarımız Paris'te bir NGO'da çalışıp, Sciences Po'da master eyleyip, Nice'te tatil yapmak, lavanta tarlalarında kokudan bayılana kadar hoplayıp zıplamak üzerine kurulu!

20 Temmuz 2010 Salı

dünyanın en güzel resmi!

Anneleri benim kuzenlerim, ablalarımdı. Ben küçüktüm onlar büyüktü, oyunlarda hakemdiler, annem olmayınca bakıcılarımdılar, resimlerimi çekendiler… sonra resimdeki abla görevindeki kuzen güzelinin annesi en büyük olduğu için ilk evlenenlerden oldu, ben daha ilkokuldaydım, herkesin bayıldığı dünya tatlısı karizmatik kocası bana matematik çalıştırırdı geldiklerinde, bazen de müzik… Nesli benim ablam değil teyzemdi yani öyle söylemeyi daha çok severdim. Çağla yani resimde dünya güzeli ufaklığın annesi ablaydı bize oyun kurar, gençlik maceralarına salya akıtmamızı sağlardı!

Uzak şehirlerdeydik ve onlar da büyüklerdi… uzun zaman ayrı kaldı dünyalarımız… sonra ben büyüdüm, üniversite için İstanbul’a geldiğimde artık işler daha başkaydı… çağla sırdaş, nesli dost oldular zamanla kuzenden, abladan öte… can oldular… Nesli nasıl bir zamanlar benim Neslihan teyzem, ablamsa ben onun kızı için öyle oldum, gün gelecek belki biz de sudenaz’la dost olacağız… Defne ise tam bir hediye benim için.. hayatımdaki ilk deneyimim, doğumundan önce, doğumunda ve sonrasında her şeyine tanık olduğum, resimlerini çektiğim, mama verdiğim, uyuttuğum annesi olmadığında annelik yapabildiğim bir pamuk prenses…

Ve bu resim dünyanın en içten, en güzel, en masum resmi… süt kuzularım onlar benim… anneleri kadar benim de kızlarım, canlarım…

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Bon Jovi 2011'de İstanbul'da!


Nihayet! mutluluktan ölebilirim!

Nursun Erel'e sevgiyle!

Bugün gazetecilik okuyor, üstelik dış haberlerde yetkin bir gazeteci olmak için uluslararası ilişkiler eğitimi de alıyor olmamın en büyük sebeplerinden biridir Nursun Erel! Daha İlkokul beşinci sınıfta her akşam onun Amerika'dan o akıcı ingilizcesiyle konuşup, sonra dönüp ekranlardan bize dünya politikasını etkileyen olayları heyecan ve ustalıkla anlatması beni televizyonun önüne mıhlardı! Hep özenir, onun gibi olmak isterdim... O Bağdat'tan bildirirken ben artık savaş muhabirliği de yapacağıma hepten inanmış, damarlarıma gazeteciliğin çıldırtıcı heyecanını zerketmiştim... Ve büyük hayalim bir gün gerçek oldu! Lise 2. sınıf öğrencisiydim ve Nursun Erel'e tesadüfen hayran olduğumu duyan kuzenimin eşi, Erel'in eşi Feyzan Bey'in kendi patronu olduğunu ve ondan Nursun Hanım'ın e-mail adresini alabileceğini söyledi, böylece tanımış olmaktan hâlâ gurur duyduğum bu harika gazeteciyle tanışma maceram başladı... Önce attığım maile yazdığı son derece sıcak cevabıyla mest oldum, sonra tam da doğum günümde beni Ankara'ya o zamanlar köşe yazarlığı yaptığı The New Anatolian'a davet etmesiyle... Aşağıdaki röportaj ve resim bana o günden hatıradır...

Unutmadan, onun da bilmediği bana üniversitede yaptığı bir jesti de burada ifşa etmek istiyorum: Üniversite Hazırlık sınıfında okulun içinde bulunan 32. Gün'de çalışmaya başlamıştım, normalde öğrencilere araştırma görevi verilmez, ama Kerem Bey ona Kadın Gazeteciler ile ilgili bir dosyanın hazırlanmasında yardımcı olmamı istedi, araştırmalar sürerken ben bir yandan Nursun Erel'e konuya dair neler söyleyebileceğini sorduğum bir mail attım. 32. Gün editörü Banu Acun o esnada yemeğe gelmek isteyen var mı dedi, ben de girişken genç ruhumun heyecanıyla "ben gelirim!" diye atladım, cüretimi bıyık altından çattık gülümsemesiyle karşılayan Acun ve diğer 32. Gün kadrosuna yemek masasında Nursun Erel'e de bir mail atıp sorular sorduğumu söyledim. Bunun üzerine masa bir anda buz kesti. Kerem Bey'e bunu sorup sormadığımı sordular, hayır insiyatif kullandım deyince Banu Acun iyice gerildi ve böyle girişken hareketleri tabii bir gazeteci adayı için olumlu buluruz, ancak bahsettiğin isim bize bile vakit ayıramayacak önemli gazetecilerden, cüret ettiğin şeye karşılık azar da işitebilirsin ki büyük ihtimalle eğer cevaplanırsan azarlanacaksın! dedi. Ben tam kıpkırmızı kesilecekken telefonum çaldı ve Nursun Erel'den maili aldığını ve hemen bir cevap yazdığını, cevabını okuyabileceğimi yazan bir mesaj geldi! sanıyorum o an ağzım kulaklarımda bir halde durumu açıkladım, bu kez kızarma sırası değişmişti. Ofise döndüğümüzde maili çok merak eden Kerem Bey hemen okudu ve konuya dair gelen o uzun ve samimi cevaptan evvel bana dair övgü ve sevgiyle yazılmış paragrafı görünce çok keyiflendi ve "harika bir yanıt gelmiş, ne ince kadın, aferin sana!" dedi, Banu Acun da mail karşısında şaşkınlığını gizlemedi ve sonrasında elbette 18 yaşındaki deşifre makinesi öğrenci yaftam kalktı üzerimden, yaşım ve konumum gereği çok havalı bir durumdu benim için, hâlâ düşündükçe gülümsüyorum :)

Çok sevgili Nursun Erel'e beni yüreklendirerek hayatımdaki mihenk taşlarından biri olduğu için buradan sonsuz sevgi ve saygılarımı sunmayı bir borç bilirim...





1 Nisan 2004 (Ankara'ya kar yağmıştı) Henüz lise 2. sınıf öğrencisiyim.

Çoğu gazeteci basın-yayın ya da iletişimle ilgili bölümlerden mezun değil, birçoğu farklı dallardan geçiş yapmış. Peki siz hangi üniversiteden ve bölümden mezunsunuz?

Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu, Radyo Tv Programcılığı bölümünden mezun oldum...(Ankara-1978)

Gazetecilik yapmaya nasıl karar verdiniz, sizi bu mesleğe yönlendiren sebepler nelerdi?

Sanırım gazetecilik mesleği benim yapıma, özelliklerime ve yeteneklerime en uygun mesleklerden biriydi… Birincisi, bir masada oturup kalmak, bir odaya tıkılıp kalmak gibi kavramların beni çok sıkması… Bunlar hiç bana göre değil… Oysa gazetecilik zaman ve mekan kavramı açısından, takip edilen olayların özelliği açısından son derece çeşitlilik, değişkenlik gösteren bir meslektir. Ayrıca dili kullanmak, ifade yeteneği gibi özellikler, öteden bu yana güvendiğim özelliklerim oldu… Bana bir resim çiz deseniz bunu bu kadar kolay yapamam ama, şu olayı ya da şununla ilgili duygularını, düşüncelerini anlat deseniz bu benim için çok zevkli ve kolay bir iştir… Diğer yetenekli olduğum alanın ise “dil” olduğunu düşünmüşümdür… Bu nedenle liseden mezun olduğum ilk yıl annemin de ısrarları ile gazetecilik öğrenimi yerine İtalyan Filolojisini seçmek gibi bir karar aldım…(Annem kendisinin de yıllarca güç bir meslek ifa etmesi nedeniyle, kadınların daha sakin ortamlarda çalışmasını savunmuştur hep…) Ancak bu kararımın hatalı olduğunu hemen anladım ve üniversite sınavına girerek “bir tek tercih” kullandım, o da SBF-BYYO oldu… (Okulun şimdiki ismi, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi).
Okuldan mezun olduktan sonra o yılların tek seçeneği olarak önümde duran TRT’nin açtığı sınavlara hazırlanmak için uzun süre harcadım (1,5 yıl), başka bir seçeneğin kucağına düşüp, mesleğimi uygulayamamak gibi bir şanssızlığa yenilmek istemiyordum… Yazılı sınavlardan çok yüksek puanlar almama karşın, mülakatlarda “torpil” mekanizmasının hele hele o yıllarda çok etkin oluşu nedeniyle idealime kavuşamadım… Ama o yıl Anadolu Ajansı’na adım atarak haberciliğe giriş yapmış oldum… Sonra gazeteler, televizyonlar hatta kısa bir süre devlette çalışmak (Maliye Bakanı Adnan Kahveci ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’in Danışmanı olarak) gibi bir kariyer geldi. (EK 1 BİYOGRAFİ)

Gazetecilik zor bir meslek. Hele de iş dünyasındaki kadınlara karşı bakış açısının hala daha çok da iyi olmadığı bir ülkede “kadın gazeteci” olmanın zorlukları var mı? Bu durumun neden olduğu ilginç bir olay yaşadıysanız bizimle paylaşır mısınız?

Kadına dünyadaki genel bakış açısı da ne yazık ki hep böyle… Ama ben mesleğimi uygularken çoğunlukla negatif ayrımcılıkla karşılaşmadım çünkü bu aslında sizin kolaylıkla aşabileceğiniz bir dezavantaj… Kaynaklarınız, çalışma arkadaşlarınız ve çevrenizdekiler sizin ne kadar kararlı ve iradeli olduğunuzu gördüklerinde önünüze engel çıkarmaktan önünde sonunda vazgeçiyorlar…
Dönemin Filistin lideri Yaser Arafat’la özel röportaj yapmak üzere 2002 yılında Kanal D Ana Haber Bülteni için Ramallah’a gitmiştim… Röportaj ve yayınlarımızı tamamladıktan hemen sonra Ramallah, İsrail güçleri tarafından işgal edildi, iki gün süreyle üç gazetecinin de öldürüldüğü çatışmalar yaşandı… O iki gün süresince kameramanım Ali Berber’le birlikte Ramallah’ta bir televizyon stüdyosunda mahsur kaldık. 13 gazeteci arasındaki tek kadın bendim… Ama iki gün boyunca sadece yaptığımız işlere ve içinde bulunduğumuz risklere odaklandık. Ben onların erkek olduklarının, onlar ise benim kadın olduğumun farkında bile değildik… Sadece, mahsur kalınan yerdeki tek oda ve tek yatak bana verildi… Bugüne kadar rastladığım en önemli ayrımcılık ( bu kez pozitif anlamda) bu oldu, ama doğrusu benim de şikayet edecek durumum yoktu…

Sayısız röportaj yaptınız, bunların içinde sanatçılar da vardı, siyasetçiler de. Peki siz kiminle yaptığınız röportajı “unutulmayacak” bir anınız olarak değerlendiriyorsunuz?

Libya Lideri Muammer Kaddafi ile yaptığımız röportaj (1998-Trablus) bna bitmek tükenmek bilmeyen bir santranç karşılaşması gibi gelmişti… Konuşmamız gereken pek çok spasifik konu vardı, oysa Libya lideri imajını ve karizmasını çok yukarılarda tutmak istiyor ve açık vermekten mümkün olduğunca kaçınıyordu… Ama sonuçta benim röportaja hazırlanış biçimim, sorularım ve neredeyse 50 dercelik sıcakta o çadırda geçirilen güç saatler direnişini kırdı sanıyorum ve içerik açısından son derece tatmin edici ve çok ilginç detayları olan bir röportaj yapmayı başardık… Hiç unutmadığım randevulardan biri budur… (Bakılabilir-HAMAMBÖCEĞİ SENDROMU- Nursun Erel- Remzi Yayınevi 2002-İstanbul)

Hala daha dış haberlerin en tanınan simalarındansınız. Yurtdışında, bağlı olduğunuz yayın organını ama daha ötesinde Türkiye’yi temsil ettiniz. Gördüğünüz farklılıklar nelerdi; gerek siyasilerin gerekse toplumların arasında ülkelerindeki sorunlara bakış açılarında nasıl bir fark var?

Ben farklı atmosferlerde çok çalıştım… Batıda şeffaflık öylesine vazgeçilmez bir kavram ki gazetecinin çalışma azminin ve temposu gerçeklere ve detaylara en kısa zamanda ulaşabilmesini muhakkak sağlıyor… Oysa kendi ülkem de dahil, doğu toplumlarında ise bu bakış açısı yok… İnsanların bilgi verme, aydınlatma gibi kaygıları neredeyse hiç yok… Dolayısıyla bizim gibi ülkelerde gazetecilik yapmak bence çok güç çünkü insanlar içi boş demeçler vermeye bayılıyorlar da, iş bilgi vermeye, ayrıntı vermeye gelince akan sular duruyor… bu durumdan daima şikayetçi oldum, ama sonuçta toplumların entelektüel düzeyine bağlı bir konu… Türkiye’de de pozitif anlamda pek çok değişim yaşanıyor…

Yurtdışında özellikle Avrupa ve Amerika’da gençleri gözlemleme şansınız oldu mu? Türkiye’deki genç nesille aralarında toplumsal olaylara karşı duyarlılıkta nasıl bir fark var ve hangi taraf daha fazla umut vaat ediyor?

Ben bizim gençlerimizin çok daha atak, çalışkan ve hırslı olduklarını düşünüyorum… Tabii bunda her şeye o kadar kolay ulaşamamalarının etkisi büyük… Avrupa ve Amerika’da fırsatlar, olanaklar gençlere çoğu kez altın tepsi ile sunulduğu için onlar “değer bilme” kavramını biraz yitirmişler… Bizde işler çok daha farklı… Öyle keskin bir rekabet ortamı var ki, ancak hırslı ve kararlı olan kazanabiliyor… Tabii bu hem avantaj hem dezavantaj… Sonuçta hayat insanlara mutlaka keyif yapma olanağı da tanımalı diye düşünüyorum…

Basının içinden biri olarak sizce basın-yayın organlarının toplum üzerinde nasıl bir işlevi olmalı? Gazete, televizyon ve diğer kitle iletişim araçları insanları geliştirecek ve duyarlılıklarını arttıracak konularda yol kat etti diyebilir misiniz?

Ne yazık ki diyemem… Önceki yıllarda toplumun konuştuğu odaklandığı, günlerce tartıştığı programlara bakın bir de şimdikilere… “Gelinim Olur musun?” diye bir fenomen ortalığı kasıp kavurdu izleri hala ekranlarda… Semra Hanım hala insanların hayatında… Ama yine de haber kanalları farklı ve dikkat çekici bazı girişimlerde bulunuyor ve bunları yabana atmamak gerekli diye düşünüyorum…

Gazeteci olmasaydınız hangi mesleği seçerdiniz?

Diller üzerinde çalışabilirdim ama mutlaka “yazmak” olurdu yaşamımın bir penceresinde…

Genç nesil gazeteci adaylarına bu işin tecrübeli ve saygın isimlerinden biri olarak ne söylemek istersiniz?

Hamamböceği adlı kitabımın özsözünde AnaBrittannica’dan hamamböcekleri ile ilgili bir alıntı var… Bir böceğe benzetilmek belki tuhaf ve itici gelebilir ama her koşulda hayatta kalabilen, farklı koşullara uyum sağlama yeteneği olan ve mücadelesi zor bu böcek biz gazetecilerden farksız diye düşünüyorum… Eğer hamamböceği kadar iradeli olabileceklerine inanıyorlarsa bu müthiş meslekten asla vazgeçmesinler!



EK 1:

BİYOGRAFİ:

Nursun Erel, Ankara’da doğdu… SBF Basın Yayın Yüksek Okulu, Radyo TV Programcılığı Bölümü’nü 1978 yılında bitirdi… İş yaşamına Anadolu Ajansı’nda iç haberler muhabiri olarak başladı… TERCÜMAN, MİLLİYET, CUMHURİYET gazeteleri, Kanal D Televizyonu ve NOKTA dergisinde (1980-2004 yılları arasında çeşitli tarihlerde) siyasi muhabir, haber müdürü, dış haberler editörü ve Ankara Temsilcisi olarak görev yaptı… Maliye Bakanlığı’nda Adnan Kahveci ve Devlet Bakanlığında Tansu Çiller için danışmanlık görevlerinde (1991-1993 yılları arasında) bulundu… Halen The New Anatolian gazetesinde köşe yazarlığı ve özel röportajlar muhabirliği yapmaktadır…

Erel, evli ve iki erkek çocuk annesidir… “Hamamböceği Sendromu” (2002-REMZİ Yayınevi-İstanbul) ve “Tansu Çiller’in Siyaset Romanı” (1994-BİLGİ Yayınevi-Ankara) adlarıyla basılı iki eseri bulunmaktadır…

6 Temmuz 2010 Salı

küreselleşme 1 / Hyperglobalization

İlkokul üçüncü sınıfa giderken okul koridorunda asılı dev dünya haritasına bakıp bakıp iç geçirir ve bir gün dünyayı tek bir sistem altında birleştireceğimin hayalini kurardım, henüz 9 yaşındaydım ve aklıma nereden böyle bir fikir gelmişti bilmiyorum, çünkü etrafımda bunlar konuşulmazdı, üstelik televizyonda sadece birkaç kanal vardı, onlar da tümüyle deneysel popüler kültür programlarının peşindeydiler, TRT'den izlediğim tek şeyse çizgi filmler ve geceleri kalkıp seyrettiğim piyano, keman, viyolonsel konserleri ya da operaydı. Oysa gündüz okulda hayalini kurduğum şey, tek dil benimsemiş, aidiyetin olmadığı, herkesin eşit durduğu, barış içinde yaşayan özgür bir dünya hükümetiydi. Üstelik insanlığa günü geldiğinde yapacağım konuşmalar için metinler bile yazıyordum bunların hayalini kurarken.. istediğim şey bir küresel dünyaydı, bunu ilk düşünenin ben olduğumu sanıyordum, çünkü bana göre eğer benden önce biri düşünseydi zor da olsa bunu yapmayı başarabilirlerdi. sanırım doğuştan içimde liberal bir globalist taşıyormuşum, bilmeden!



İşte nihayet büyüdüm ve artık benden önce de bunun hakkında düşünenler olduğunu öğrendim, kısacası dünyadaki tek akıllı(!) ben değilmişim!


Evet, küreselleşmeye üç bakış açısı hakkında konuştuk bugün Özge Onursal'ın dersinde, ben de 3 başlık altında ve öğrendikçe de edit ederek bu bakış açılarını paylaşmaya çalışacağım. nitekim şu an ders arasındayım kısa bir hiper küreselleşme özeti veriyorum, ayrıntılar daha sonra gelecek.



Hyperglobalization


Hiper Küreselleşmeciler aslında tam da şu an benim yaptığımı örnek gösteriyorlar tezleri için: ders arasında her hangi bir yerde elimin altındaki bir internet bağlantısı sayesinde Julio Iglesias dinlerken bugün siyaset bilimi ve toplumsallaşmayla ilgili konuşmalarımızı, bize ait fikirleri ya da varolan tezleri dünyayla paylaşabildiğim bir hiper iletim çağı! Küresel bir medeniyet düşüncesinden yola çıkan hyperglobalistler, devletin giderek zayıfladığını, gücünü artık tanrıdan alan krallıklar yerine, her geçen dönemde bireylere karşı daha fazla sorumluluk altına giren, yetkisini uluslarası kuruluşlarla paylaşabilen devlet yapılarının ortaya çıkmasıyla anlatıyorlar.(ki hocamızın örneği: devletin AİHM aracılığıyla halkının devletini dava edebilme hakkını vermesi ve yetkisini paylaşması) Keza STK'lar (Soros'un Açık Toplum'unun dünya üzerindeki etkisi mesela), uluslarası örgütlenmeler ve birlikler devletin tek olarak yapabileceğinden daha fazla etki, nüfuz ya da yetkeye sahip. Küreselleşmenin nedenini kapitalism, aracını ise hız ve kitlesel güce sahip teknolojik medyadan aldığını öne süren ve consumerism yani tüketimin aynı oranda üretim sağladığını ve durmadan yeniliklerin ve yeniden yorumlamaların da önünü açtığını düşünen hiper küreselleşme savunurları, bu dönemi küresel medeniyetin doğduğu yeni bir çağ olarak nitelendiriyorlar.


Bizans'ın tek tanrı, tek imparatorluk, tek imparator düşü, Kant'ın cosmopolitan ideal'ı ve bunları gerçek yapan teknolojik medya ya da hızlandıran demek daha doğru olacaktır, nitekim matbaa'nın icadıyla birlikte zaten görüşler birbirini etkilemeye ve ortak düşünceler kitleselleşmeye başlamıştı, iletişimin telegraf ve telefonla sağlanması, gazeteler, radyo, televizyon ve nihayet internet (üstelik artık interneti cebimizde de taşıyabiliyoruz) muazzam bir hızla (velocity) buna bağlı olarak yüksek yoğunlukla (intensity) bir etkileme ve değişim (extensity) yaratıyor ve bu büyük küresel sonuçlara (impact) zemin hazırlıyor. Büyük İskander'in savaşarak, katlederek, ömrünü bir idealde harcamasına neden olan dünyaya hükmetme isteğini bugün Amerika oturduğu yerden hollywood ve microsoft ile gerçekleştirebiliyor. Tabii teknolojik açıdan geri kalmış 3. dünya ülkelerine nüfuz edemediğinde askeri gücünü de alıp onları demokrasiye ve uygarlığa davet etmeyi de kendine bir borç biliyor, elbette petrol gibi kaynakları da oraya kadar gitmişken almamak ganimet ahlakına aykırı!


Küreselleşmeyi aynı zamanda amerikanlaşma olarak görebiliriz belki bunun nedeni sanayi ve teknolojiyi pazarlamayı ilk akıl edenlerin amerikalılar olması aslında, onların yüksek pazarlama gücü dünyayı yavaş yavaş kültürel olarak ortak bir üsluba alıştırma şansı verdi, ancak bugün sadece amerikanlaşmadan bahsetmek belki bir parça yanlış olabilir, çünkü diğer dünya kültürleri de kendi kültürlerini pazarlayacak güç bulduklarında bunu diğerlerine etki etmekte kullanıyorlar. Fransız ve Japon mutfağı diğer mutfaklara ve hatta şarap ve suşi birer yaşam/yeme tarzına dönüşürken, latin dansları dört bir yanda hep en çok sevilen ve öğrenilen danslara dönüştü, çince ve ispanyolca öğrenmek için birbiriyle yarışan insanlar artık CNBC-E dizileri kadar Güney Kore dizilerine de hayran olmaya başladı. Teknoloji bu anlamda ona sahip olmaya gücü yeten her ülke için zamanla bir fırsat eşitliği sağlayabilecek ve böylece insanların da bir seçme hakkı olacak, elbette bu düşünce milliyetçi bir bakış açısınca hoş görülemez, ancak globalleşme açısından kayda değer bir durum olduğu açık.


Bir yandan da küreselleşme çok ciddi bir adaletsizlik yaratıyor, gücü küresel hizmeti almaya yetmeyen ülkeler, toplumlar, kabileler bu dünyanın dışına itiliyor, sermayenin kölesi durumuna düşüyor ve küresel dünya bunun için adaletli bir çözüm öneremiyor; zira gücünü kapitalizmden alan küreselleşmede aktör kapitalizm ve Soros'un dediği gibi "Kapitalizm ahlaksız değil, ahlak dışıdır. Ahlakdışı olmasının sebebi de rekabet yaratabildiği kadar tekelleşmeyi de yaratıp adaletsiz bir pazar yaratma gücünden gelir." bu da küresel-modern ülkeler dışından ve hatta içinde fakirleşen insanların küreselleşmenin kurbanına dönüştüklerini gösteriyor. Open Society Institute gibi NGO yani STK'lar her ne kadar zenginden alıp fakire projelendirilmiş iş gücüyle para sağlamaya çalışsa da buna gerçek adalet denmiyor.


Diğer iki görüşten evvel HERO filmini de örnek olarak vermek gerek.. Jet Li'nin görsel şöleniyle ağızları açık bırakan filmi Hero aslında tam bir siyaset felsefesi tartışması: Çin'e adını veren Çin adlı hükümdar 17 farklı lehçe konuşan ve durmadan birbirleriyle savaşan bu yüzden de dışarıdan gelen tehlikeleri göremeyen boyları tek dil tek imparatorluk altında toplamak ister, ancak bu duruma karşı çıkan 3 suikastçi imparatoru engellemek için planlar yapar. Bu üç suikastçiyi öldüren, ancak onların yarım kalan işini yapmakta kararlı olan Adsız adlı bir başka suikastçi imparatoru öldürmek için karşısına çıktığında Çin ona birlik ve bütünlüğün halkın menfaatine sağlayacakları hakkında bir konuşma yapar ve Adsız oradan sağ çıkamayacağını bilmesine rağmen imparatora hak verir ve ölür. Çin böylece bir imparatorluğun temellerini atar.


Dünya bugün tek olmasa da hakim bir dilin egemenliğinde, sınırlar ve savaşlar olmadan nasıl yaşarız sorusunu hyper globalismle cevaplamaya çalışıyor... elbette sceptics ve transformationals bakış açılarının da 2. ve 3. bölümde neler öngördüğünü yazdıktan sonra bir karar vermek daha kolay olacaktır ya da belki daha zor!






5 Temmuz 2010 Pazartesi

yaz okulunda ilişkiler!



İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde yaz okuluna gitmek, hem de sadece uluslararası ilişkiler bölümünden ders alarak, hem de dolapdere kampusunde! Korkunç mu? evet: korkunç eğlenceli, korkunç keyifli, korkunç bilgilendiricidir!


Bir defa hâlâ sabırla okula gidiyor olmaya katlanmama sebep kesinlikle Uluslarası İlişkilerden ders alabiliyor olmam, nitekim dersleri muhteşem yapanların hocalar olduğunu ve o hocaların bazılarının hayat akışımda iyi birer pay sahibi oldukları düşünülürse, tabii bir de ders çıkışı havuza girmek sadece dolapderede mümkünse ben bütün yazımı keyifle okula feda edebilirim! nitekim sadece yaz okullarında (üstten ders almak koşuluyla) ve uluslararası ilişkilerden büyük merakla seçtiğim derslerin başlangıcında yaşadığım o ilkokulun ilk günü heyecanına bayılıyorum! Mide kasılması, bulantı, stres, heyecan, merak, portakal suyu dışında bir şeyi ağıza alamamak, onu da içtikten sonra daha beter olmak: evet biraz psikotik bir durum farkındayım, ama kendimi sarkastik ve anormalken daha çok seviyorum!


Çok sevdiğim Boğaç Erozan Hocamın dersini almadım bu yaz, neden almadığım konusu daha saçma, hocaya o kadar hayranım ve öyle çok seviyorum ki bu yaz ders alırsam alacak başka dersi kalmayacaktı, ben de sene içinde daha uzun zaman almayı uygun gördüm, ama Özge Onursal Beşgül, ki muhteşem insan, üstün güzellik, sonuna kadar cool olmak tanımlarının sahibidir ve çoğumuza göre yeri okul koridorları değil, hollywood perdeleridir, ama bu tabii ki onun konusuna olan hakimiyetini ve akademik gücünü asla alt edecek bir durum olarak karşımıza çıkmaz, hem film çeksin hem hocalık yapsın bence!


Murat Özbank'ı bu yaz iki derste göreceğim, her ne kadar sistem aldığım bir dersini bana reva görmese de demokrasilerde çare tükenmez, o dersi almadan bu okuldan gitmeyeceğim: ır 318 cinema and philosophy.. Döneme hızlı başladık, Yarına Özge Onursal için iki kitap aldım bugün kütüphaneden Huntington (A clash of Civilizations) ve Fukuyama (the end of history).... Bu arada bugün yayınevinin deposunda elimden 2000 e yakın Didar-ı Hürriyet (Sacit Kutlu) kitabı geçti.. alanların haberi olsun 239. sayfaya yanlışlıkla editör notu basılmış, üzerine beyaz sticker yapıştırdım :D
ve blogumu takip ettiğini söyleyip beni mest eden ve Tuğtan hocanın 441 dersini birlikte alacağımızı öğrenip çok sevindiğim çok sevgili arkadaşım Tuba çok öperim :)))

4 Temmuz 2010 Pazar

sabaha kadar Liszt..


Hareket halindeydim,

Buradan uzakta başka bir yerde durağan bir hareketin merkezinde... Bundandır, yazamadım bir süre. Nihayet dönüş vakti geldiğinde koltuğa kuruldum ve senelerdir kaybolmasınlar diye kırk kopya haline getirdiğim soundtrack arşivimi dinlemeye koyuldum, üç saatlik liste sona erdiğinde gecenin karanlığında ikinci defa aynı duygulardan geçemeyecek kadar kendimle savaş meydanında vuruşuyordum... en nihayetinde radyoda şansımı denemeye karar verdim, frekanslar arasında gezinirken 93.6 Trt 3 bana durmamı emretti, çünkü bu gece Franz Liszt gecesiydi. ve geri kalan üç saat boyunca çok sevdiğim Liszt bana eşlik etti... Gün aydınlanıp evime her geçen saniye daha yakınlaşırken piyanonun büyüleyen sesi, huzursuz ruhumdaki iyileştirici tedavisini bitirmek üzere son es lerini verdi...