31 Ağustos 2010 Salı

havalimanı / part one

Ben ne kadar gitmek istesem de beni sevenlerin gitmeme razı olmadığı uzun bir yola uçacakken, Tanrı bana aşık kulların dualarını kabul etti… annemin ve sevgilimin duaları.. hoş uçamadığımı öğrenince yaşadıkları üzüntü beni yeni bir bilete tonla para dökme konusunda cesaretlendiren şey oldu aynı zamanda.. onların hüzünle karışık gitmese ahh iç geçirmeleri üst mercilerce ciddiye alınıp kabul edildi sanıyorum.

Biz vizeden bir gün önceye alınmış biletimin beni Düsseldorf’a dek taşıyabileceğini, ama orada olasılıkla sınırda bir gece bekletileceğimi öngörüyorduk, ta ki sevgilim okyanus ötesinde 8 saat geriden buradaki gündemi takip halindeyken “uçağa da alınmayabilirsin hayatım..” diyene dek.. nitekim 10 dakika sonra check-in’e dahi alınmadığımı görünce şeytanın avukatlığını yapan adamın ne kadar haklı olduğunu gördüm… ardından uzunca bir telefon trafiği başladı… annemin serzenişleri sakinliğimi kırıp gözlerimi doldurmaya başlayınca kapadım telefonu… kuzenim delirme diyordu “hemen git bir bilet al, artık dönüş yok, gideceksin!” sevgilim “bilet arıyorum senin için sakın geri dönme bekle, önemi yok Paris’e birlikte gideriz, üzülme.." tesellisindeydi. diğer yandan iyi yolculuklar dileğiyle arayan hocam ve dostum şoktaydılar.. biri git diyordu, diğeri kal.. sonunda bir hışımla kalkıp uçuş ve yer bulmak için tüm şirketleri dolaştım.. nihayet buldum, biraz tuzluydu ve bu bütün seyahat planımı etkileyecekti, ama gitmezsem sarışınların en belalısı olan alman ırkına yenilmiş olurum diye bir şüpheye kapıldı yarışçı zihnim! -ama boyumdan büyük ettiğim her sözden sonra olduğu gibi-Almanlara kızgınlığımdan bakmam daha da sarışınlara derken yani, tam karşıma oturup arktik koyusu bir maviyle gözlerini üzerime kilitleyen sarışın ingiliz pilotla tadına doyulmaz bir flört haline geçtim... benim telefon konuşmalarımı ve sesimi dikkatle ama hiç oralı değilmiş edasıyla dinleyip mimiklerimi izlerken elinde olmadan gülümseyip, çapkın dudak kıvrımlarını ısıran bu uzun boylu yanık tenli sarışın ingiliz, yanında onun önünde resmen diz çökmek üzere olan hosteslere inat edercesine benden ilgi bekliyordu… inci gibi bembeyaz dişlerine hayran bırakan çocuksu gülüşü ve kusursuz bedeni tek kelimeyle hayranlık uyandırıyor, beni yine kendimle çelişkiye düşürdüğünü bilmeden arktik koyusu gözlerini üzerimde gezdiriyordu… ve ben her zamanki muzırlığımla onu incelerken hangi havayollarında pilot olduğunu anlamış olmanın da verdiği güvenle yüzüne bakıp telefonda “evet, Pegasus!” diye cevapladım kuzinimi yeni biletimi nereden aldığımı sorduğunda… İngiliz Pilot, koyu mavi gözlerini koca koca açarak şaşkınlıkla yüzüme baktı, bense onun hayretinden aldığım zevkle gözlerine alaycı bir bakış attım, zira o kendisinden söz edildiğini sanmış ve gülümsemesiyle şaşkınlığı karışıp gözlerine oturmuştu. Neden sonra ben bunları yazmaya dalmış ve bana ilhamı veren arktik koyusu gözlerden çok kendi sözlerime kapılmışken onun uçuş saati geldi… ardında pervaneleşen güzel hostesleri peşine alıp ayaklandı, gitmek üzereyken arkasına dönüp benden de yanıt bulan muzip bir gülüş bırakarak gökyüzüne doğru kanat açtı.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

bir yazının 3. yılı bir adamın 32. yaşı...

Bundan 3 yıl önce bugün bir yazı yazmıştım bugün artık ziyarete kapalı olan bir blogda. 29. yaşına basan ve bana bugün sahip olduğum birçok şeyi kazanmamda yardımcı olan... şartlar ne olursa olsun yanımda duran, hatta tüm yaptıklarıma, terkedişlerime ve bilmemesi gerekenleri bilmesine rağmen hiçbir zaman beni bırakmayan bir adama yazılmıştı... üstelik o henüz bunların hiçbirini yapmamıştı.

O sıcak 30 ağustos günü, yazdığım doğumgünü blogunun sonunda ona bir söz vermiştim, gördüm ki o beni tanıdığı ilk günden bu yana benim için bir şeyler yapmayı hiç bırakmadan katlandı tüm tavırlarıma... öyleyse verdiğim sözü tutmamak büyük bir hata olacaktı... şimdi yine aynı sözü veriyorum, her ne kadar artık bitmiş olsa da:

"sarılacağım sana acın geçene kadar,
yaslandığın omuz olacağım,
yanıbaşında bekleyeceğim önümüzdeki yüzyıl boyunca!
birgün biterse bile bizim için savaşmaya değerdi "


Jon Bon jovi'nin the next 100 years şarkısından...

İyi ki doğdun Victory... iyi ki...

27 Ağustos 2010 Cuma

yazmaya dair...

yazmayı kalıplara hapsetmek... hep karşı durduğum, daima canımı sıkan yazıyı kurallara gömmek düşüncesi... oysa ben ne çok severim tümcelerden akan şiiri, ard arda dizilirken ahnegiyle kulakları hayran bırakan müzik nasıl da değerlidir benim için... bir konuya, bir soruya, bir önermeye ihtiyacı olmayan; kısa, akıcı, tadı damakta kalan cümleleri... bundandır edebiyat testlerinde soruları cevaplamaktan çok paragraflarda hoşuma giden cümleleri alıntılar, testleri asla çzömezdim.. bir defasında bir testte okuduğum kısa ve muazzam paragrafı her yere yazmıştım.. durmadan okur, okudukça dinlemekten bıkmadığım bir müziği duymak ister gibi daha yüksek sesle ve sonra fısıltılar halinde tekrar ve tekrar okurdum...

bir hışırtı duymayı severim sözcüklerde... yaprak hışırtısı gibi. içinde Ş harfinin bol olduğu paragraflar okşar içimi... bu yüzden çok severim Sait Faik'in hişt, hişt! hikayesini... hem alabildiğine rüzgar ve yaprak hışırtısı eşliğinde okunur, hem de olabildiğince önermelerden, zorunluluklardan, kalıplardan sıyrılmış, yalın ve dupduru duygularla, insanın kendisiyle, düşüncesiyle doludur...

yazmaya başladığım ilk günden beri kurallarla sınırlanıp, kalıplara itildiğimden sevemedim hiçbir zaman öyle yazmayı... oysa işim kurallarla, kalıplarla yazmak, sayfayla sütunun hesabını iyi yapmaktır. ama düz yazı yazmak benim gözümde beste yapmak gibi kulak, şiir yazmak gibi duygu işidir... kurallardan nefret etmem ben, yalnızca umursamam onları.. çünkü yok korkum dayatmalardan, kim neyi dayatırsa burnumun ucuna hişt, hişt! der geçerim... kurallardan ve dayatmalardan en çok nefret edenlerin de kuralların boyunduruğunda yaşamak zorunda olanlardan çıktığını ve en çok da onların kabullenemedikleri kuralların kuşatmasını savunduklarını bilirim...

bu yazıyı böyle kuralsız, biçimsiz, büyük harfleri olmadan yazarken amacım kurallara karşı koymak değildi, çünkü gereksizdi öyle yazmak... ve bir önermesi var ise bu yazının o önermeyi oraya ben koymadım..

ben yazdım...

sadece yazdım.

26 Ağustos 2010 Perşembe

aidiyetin evi

kendimi bildim bileli huzursuzdur ruhum.. zihnim karışık, duygularım bulanıktır. bundandır sükûneti evlerde aramam... kendi bedenimin kabına, kalıbına sığamadığımda, yattığım yerde uyuyamadığımda, sokaklara dolamadığımda: evde olmak isterim.. evimde olmak...

yüksek tavanlar düşlerim, beyaz duvarlar, güneş ışığıyla yıkanmış zeminler üzerindeki uzun bir masanın etrafında dolaşan minicik ayaklar... gözlerimi kapar, uzun camların önünde düşlerim kendimi.. o camları örten ince tüllerin ikindi meltemiyle havalanıp beni sarmaladığını, burnuma gelen serin deniz kokusunu, düşmekte olan akşam güneşinin ışığını düşlerim... ait olmak.. bir eve.. bir adama.. bir hayale... işte ezelden beri huzursuzlukla kıvranan hırçın ruhum, bunu düşler yorulduğunda... hiçbir yere, hiç kimseye ait hissedemeyen ben, tüm hoyratlığıma inat ait olmak isterim bazen...

Uyanış

Bilgisayarın karşısına oturmuş dalgın dalgın yazmaya çalıştıklarıma bakıyordum. Yeşilköy’ün huzur dolu, ağaçlı sokaklarında kaybolmuş evimin duvarları bu huzura karşın nedense tuhaf bir çoşkuya ve ürküntüye sahip uçak sesleriyle yankılandı sık sık olduğu gibi… Münzeviliğime karşı bir duruştu sanki bu gökyüzü kuşlarının uğultuları. Dağınık dikkatim oradan oraya zıplarken gözüm civciv sarısı eski bir tokaya takıldı, o toka beni ışık hızıyla neşeli ve geçmişte kalan bir güne götürdü. Yıllar öncesinden kalma bir anıya… İlk aşklar unutulmaz ya… Niyeyse anıları da çöpe atılmaz hiç… O civciv sarısı çirkin toka, benim kısa saçlarıma inat elime tutuşturulmuştu büyük ve ulaşılmaz olduğuna inandığım kutsal aşk tarafından…
Kendi kendime gülümsedim sonra… Masamdaki boş bardağa baktım. Sarsak sarsak ayaklandım. Bardağa su doldurdum biraz, ama suyun olmayan tadını bile alamadım. Başımı kitapların ve ansiklopedilerin yığılı olduğu köşeye çevirdim. Niye bu kadar kitabı kitaplıktan yere indirip karıştırdığımı da pek anlamadım aslında, hatta ne ara yaptığımı bile anımsayamadım o an. Sanırım kendimi de bir süredir unutmuştum… Evimin bir kaos, bir pislik yuvasına dönüşmesine de nasıl izin vermiştim tartışılır.. anlaşılan uzun zamandır evimi de kendimle birlikte kapalı bir kutuya saklamıştım. Banyoya gidip aynaya baktım. Tanrım herhalde günlerdir saçımı taramamıştım, bugün bile kısa olan saçlarımın önünde ve arkasında oldukça komik görünen iki tutam saç dimdik ayaklanmıştı, bu halimle inatçı oğlan çocuklarından ne farkım vardı, küçük bir kahkaha attım, sevimli ama dağınık görünmek niyeyse çocukça bir güç vermişti yetişkinliğime.
Artık istemesem de uysallaştırmam gereken saçlarıma gereğini yapmam gerektiğini bildiğimden duşa girdim, uzunca bir süre suyun altında bekledim. Gariptir banyoda daha çok düşünür insan, daha güvendedir, daha çok çözüm bulmaya başlar durmak üzere olan kafası, ben de çalıştırmaya çalıştım saksımı. Biraz daha ayıldıktan sonra dışarıya baktım, güzel bir yaz akşamı olduğuna kendimi inandırdım; dolunay karşıdan kırmızı bir alev topu gibi doğarken ruhumda uzun zaman sonra bir kıpırdanma hissettim bu muazzam tablo karşısında… Odama gidip kâğıt mendiller çöplüğü olan çantamı döktüm yatağın üstüne, hatta içinden yarısı yenmiş kâğıdına sarılı bir çikolata bile buldum, neyse ki yemekten son anda vazgeçtim!
Evden çıktım, ağaçlı yolları geçtim ve Yeşilköy sahilinde, dolunay altında belki yakamozlar bulurum umuduyla.. kutsal suların karanlığına kendimi koyverdim…

uçucu bir duygu...

öyle kolay ki adına aşk denen o uçucu duyguyu açıklamak.. öyle basit, öyle yalın.. öyle sıradan ki..

kimyasal ve biyolojik üç-beş paragraf yeter anlatmaya.. kolaydır anlamak, ama kabullenmek zordur.. çünkü o tuhaf kimyasal reaksiyonun insanın hayatında yarattığı aksiyonlar çok daha çetrefillidir.. bu yüzden üzerinde konuşmak manasız gelir bana.. çünkü aşk üzerinde konuşulamayacak kadar kısa süren ve üzerinde konuşulup insanların ortak paydaya varamayacağı ender şeylerdendir.

yine de... aşk. aşka inanmadığını en çok iddia edenlerin aşık olduğu bir şeydir. aşkın insanlara arasındaki varlığına inanmazlar, çünkü zaten onlar insanlara değil aşka inanır, ona aşık olurlar.. çünkü aşkın yarattığı o anlaşılmaz etkiye hayrandırlar.. onları aşka aşık eden her kadın/erkek bir cevher, özel bir ritüel, bir dindir... tapınırlar ona.. o duyguyu verdikleri sürece tapınırlar.. bütün yazarlar, ressamlar, besteciler... hepsi aşka aşık oldukları kadar yazar, besteler ve üretirler.. ilhamın kendisi bir kadının pürüzsüz gülüşü ya da bir adamın içe işleyen bakışı değildir.. ilham denilen şey aşkın kendisidir.

değil mi ki ben aşık olmasam sana, senin ne değerin var dünya için.. sana mânâyı yükleyen, aşkı senin benliğine atfedip yücelten ben değil miyim? ben olmasam ve sevmesem seni, tanrılığının kime ne hükmü geçer?

aşk denilen o uçucu duygu.. o hep vardı.. ilk günden bugüne.. ve son güne dek.. aşkı bu kadar sorgulatan, onun yokluğunu, varlığını, vezir ve rezil edişini durmadan düşünenler onu yaşamaya doyamayan ve kaybetmekten korkanlardı...

bugün seviyorum seni ve önüne seriyorum kendimi.. tıpkı dün bir başkası için yaptığım gibi.. sonra seninle kabul etmeyeceğiz Romalılara boyun eğip bir evin dört duvarı arasında o uçuculuğu kaybetmeyi... ve sen başka bir dinin tanrıçasına gideceksin sana ilhamını geri bahşetmesi için.. ve ben yine bir başkasının yaşamı ucuna sereceğim içimi...

22 Ağustos 2010 Pazar

A Missing Story

Topic: Should The Village Institues in Turkey have been abolished?


In 1920s, Atatürk invited John Dewey to be make a revolution on the Turkish education system. Dewey’s report about Turkish education gave inspiration for The Village Institues. These institues, which were established on the 17th of April, 1940 by the Act of Village Institues numbered 3803, have their own characteristics in terms of their functions and their foundation aims.(gefad.com, 2008) In the little villages and towns, boys and girls built their own schools. Teachers taught them from Tolstoy, Gorki, Zola, Woolf, Çehov to agriculture, carpentery, tailorship. Either they could have a cultural vision or an ability to work in a lot of profession. If The Village Institues had not been abolished, today there would be the more developed cultural life and more democratic political situation in Turkey.
In 1950, Democrat Party won the elemination and established the government. However the minister Celal Bayar promised İsmet İnönü not to close the institues, he abolished The Village Institues in 1953. DP and their followers claimed that the institues they were against turkish traditions, religion and morals, because islamic rules do not let boys and girls be together at the same place. Furthermore DP and their followers belived that girls and boys must not be together in the schools, however being together and working, studying are helpful situation for their visions. For example, Pakize Türkoğlu who is a graduate from a institues, said “They suppose that we were live separate from boys, they thought that we started to live all together with them when we started education in the ınstitues. No, we always lived all together with them in villages, we used to go to plateaus, fields, used to berry together as boys and girls.” (Türkoğlu, 2000)
Tabak 2
Government wanted to close the ınstitues, because they blamed all teachers for being communists in the schools, arguing they gave the books which were full of communist and socialist ideas. The DP and some people who were followers of them believe that there were communists in the institues and they brainwashed the students, on the contrary there weren’t anything like that, just teachers who taught the literature of Russia, but not just Russian books. Only there were 5-6 instructers who had communist ideas and there weren’t anything dangerous. When the institues had been abolished 17.341 teacher were sacked (Dündar, 2000), so all of them got vacated and desperated. Nevertheless, until they were closed they gave over 15 thousand graduates. This was half of the total teachers in Turkey in 1954 when they were closed.( Gefad.com, 2008)
Conservative people and their party thought that if the Village Institues closed, culture and politic life would get beter, such that graduates who had studied in these institues would be conscious and sophisticated, naturally they would be more productive people than the young people of today, but today’s many people absolutely are not sophisticated or cultured, if you watch the news from assembly, you can comprehend easily; we elected them. Though people and government guessed when the institues closed, turkish traditional culture, morals and political life were saved, Turkish political life, and modern culture became worse and worse, yet the students couldn’t read Woolf, Antigonine, Çehov; when they didn’t read, they couldn’t argue, they had to leave playing the piano, balalaika, accordeon, violin… If they could continue their education, they had a really good vision. All boys and girls were learning professions, working as well as playing instruments, reading books and writing poems until their schools which were built by their own hands, had been abolished.
I believe that the most important labour in the Turkey, was the Village Institues. If the ınstitues hadn’t been abolished, new generations would be more awared, so turkish political life would be more democratic and people would be really more sophisticated.
In brief, the Village Institues victimed to religional thoughts, so our generations missed a country in which would be more democratic and avaliable to live.

Bibliography:
Dündar, Can, Köy Enstitüleri, Ankara: İmge Yayınevi, 2000
Türkoğlu, Pakize, Tonguç ve Enstitüleri İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2000
http://www.gefad.gazi.edu.tr/window/dosyapdf/2008/1/2008-1-203-226-11.pdf

19 Ağustos 2010 Perşembe

Denizden Gelen Medeniyet


Sineklerin Tanrısı ve Hobbes’un “doğa hali” tanımı ne kadar da birbirinde karşılık buluyor, tek ve önemli bir fark dışında: Hobbes doğa halinde anarşi içinde olan, ihtilafın vereceği zarardan korkan insanın anlaşmalar yoluyla doğa halinden sıyrıldığını anlatıyor, oysa film medeniyetin içinden gelip ıssız bir adaya düşen çocukların doğa halinde kaldıklarında nasıl da medeniyetten uzaklaştıklarını anlatıyor.
Hobbes, Leviathan’da doğa halinde herkesin eşit olduğunu söyler, birinin gücü diğerinin zekası ya da kurnazlığı ile karşılık bulur. Böyle bir durumda herkes haklı ve herkes haksızdır, bu nedenle sözleşmelerin bir geçerliliği de bulunmaz, bu da yazılı anlaşmalar yolunu açar. Birinin diğerinin canına ya da malına kastını engelleyici kurallar ve cezalar koymak hukuku ve doğa halinden çıkışı sağlar, ancak herkesin eşitliği devam ederse yazılı kuralların uygulanamayacak olması, kuralları uygulatacak bir büyük güce ihtiyaç teşkil eder. İşte bu noktada topluluğun rızası ile daha büyük bir güce yetki verilir ve o güç bizi birbirimizden koruyacak olan ‘devlet’tir. Sineklerin Tanrısı’nda ise devlet geleneğinden gelen çocukların daha başından lider olarak seçilmiş Ralph’e rıza göstererek devlet olma hakkını verdiklerini görüyoruz, nitekim topluluğu mümkün olabildiğince demokratik bir biçimde yönetmeye çalışan Ralph’in karşısında çeteleşen Jack ilginçtir ki katolik okulu öğrencisidir ve bu okuldan gelen tüm çocuklar da Jack’in safında yer tutarlar, oysa dinler tarihine bakarsak özellikle ilahi dinlerin toplumda siyasal ve hukuksal düzenin sağlanması için -ilahi bir güç tarafından ya da insanlarca- tasarlandığını görürüz. Katolik okulundan gelen çocukların demokratik ve ılımlı bir yapı yerine neden Jack’in safını tercih ettiklerini ancak doğa halinin ihtilaflı durumundan yola çıkarak açıklayabiliriz, zira Jack hayatta kalmalarını sağlayacak en önemli besin olan eti, fiziksel gücünün verdiği güvenle doğadan gelebilecek vahşi saldırılara ve tüm çocukların canavar zannettiği gizemli bir varlığa karşı korunmayı vaat ettiği için hayatta kalmayı daha ön planda tutan çocuklar Jack’a katılmayı tercih ettiler, öyle ki bu korku Piggy ve Ralp’in de sona doğru Jack’e katılmak istemelerine dek varacak, çünkü adanın hakikat peşindeki küçük filozofu Simon’ın canavarın aslında kaza geçirmiş bir paraşütçü olduğunu keşfedip gerçeği diğerlerine anlatmak için gelirken karanlıkta canavar zannedilip her iki grubun linç etmesiyle gerçekleşen ölümü Ralph’ın korkularını açığa çıkarır, çünkü Piggy’nin de olayın vehametini yok göstermek için, sadece bir kazaydı meşrulaşmasına sığınmasıyla vahşet adada birincil güç olarak kabul edilmiş olur.
Filmdeki doğa hali Hobbes’u en çok sözleşmelerin geçersizliği konusunda haklı çıkarıyor. Nitekim daha başta Jack’in de onayıyla lider seçilen Ralph’in liderliği hiçbir feshe dayanmadan görmezden geliniyor, ateşi korumak ve avla meşgul olmakla görevlendirilen ekip çeteleşip yalnızca kendileri için avlanıyorlar, çünkü çocuklar tam olarak doğa halindeler ve eşitler, kendilerinden daha güçlü ve sistematik bir güç olsaydı caydırıcılık getirecek olan hukuksal bir anlaşmalar bütünü sağlanabilir, Simon ve Piggy ölmez ya da yapılanlar cezasız kalmazdı. En nihayetinde denizden gelen asker (Leviathan) buradaki beklenen büyük rıza gösterilecek güç yani devlet olarak sayılabilir, çünkü tüm gücü kendinde gören Jack ve çetesi Ralph’i öldürmekten sadece daha büyük bir güç tarafından alıkoyulabilirdi, asker son sahnede Ralph’ın hayatını kurtaran Leviathan, yani aslında onu diğerlerinden koruyan, bizi birbirimizden koruyan ve hepimiz üzerinde eşit tahakküme sahip devlettir.

12 Ağustos 2010 Perşembe

George Soros ve Açık Toplum Enstitüsü Üzerine

Açık Toplum Enstitüsü, George Soros tarafından açık toplum idealiyle yaklaşık 30 yıl önce kuruldu. Halen daha Açık Toplum Enstitüsü’nün finansmanını sağlayan ve yönlendiren George Soros, tek kişilik bir sivil toplum örgütüne benzetiliyor, bu nedenle ilk elde George Soros’u tanımak ve açık toplum idealini anlamak daha yerinde olacaktır.
George Soros, 1930 yılında bir Macar yahudisi olarak dünyaya geldi, faşizm ve komünizmle çok genç yaşta tanıştı. Naziler Budapeşte’ye ulaştığında babası Tivadar Soros, yaklaşan Nazi tehlikesini sezince ailesini kaçırmış yaklaşan tehlikeden, ardından o daha 16 yaşındayken babası Tivadar komünizmin de onlara refah getirmeyeceğini anlamış ve bu kez demir perde inmeden Londra’ya taşınmışlar. George Soros 17 yaşındayken London School of Economics’e girmeye hak kazanmış ve okulda öğrencisi olduğu Karl Popper’ın açık toplum idealiyle bu şekilde tanışma fırsatını yakalamış. George Soros, okuldan sonra New York’a göç etmiş ve orada sıfırdan bir hayata başlamış. Belki de babasından miras kalan öngörüsüyle borsada her şeyi önceden sezen Soros müşterilerine milyon dolarlar kazandırırken kendisi de şu anki servetini elde etmiş. Bugün 79 yaşında ve 11 milyar doları aşkın bir servete sahip olan George Soros, parasını uçaklara ve yatlara harcamadığını, kapitalist sistemin gelirde adaletsizliğe yol açtığını ve açık toplum idealiyle refah düzeyi düşük insanların da mutlu bir hayat sürmelerinin zenginlerin yapacağı projelerle sağlanabileceğini söylüyor.
İyi niyetli söylemlerine karşın, Soros gittiği her yerde darbeleri ve devrimi tetikleyen bir canavar olarak da görülüyor. Devirmiyorum, devireni destekliyorum diyen Soros bir bakıma bu durumu yalanlamıyor, lakin mübah görüyor. Küçük yaşta faşizmi ve komünizmi tanımak, onu her iki uca karşı da tahammülsüz yapmış olmalı ki devrimlere olan finansal desteğini açıkça gösteriyor. Rus anarşisti Bakunin’e benzetilen Soros’un farkı ise şuradan kaynaklanıyor; Bakunin desteği silahla ve şiddetle verirken o desteğini parayla ve projelerle sağlıyor. Dünyanın birçok ülkesinde adının açıkça geçmediği projelerle gençlerin beynini yıkadığı iddia edilen, vahşi bir kapitalist olarak görülen ve nefret dolu bir kitleye sahip olan Soros ise bir röportajında şöyle söylüyor: “…ama gurur duyduğum bir şey var; hem Bush hem de Putin benden aynı oranda nefret ediyor!” Kapitalizmi ahlaksız değil, ahlakdışı sayan ve bunun gerekçesini rekabeti var edebildiği kadar tekelleştirme yaparak rekabeti yok sayan bir sistem olmasına dayandıran Soros, tuhaf bir biçimde tüm dünyada vahşi bir kapitalist gibi görülürken, liberalizmin bile solculuk olarak görüldüğü Amerika’da aşırı solcu olarak tanımlanıyor.
Soros hakkındaki ayrıntılar bir yana, onun açık toplum idealini tüm dünyaya duyurmaya çalışmasına esin kaynağı olan adamı tanımalıyız: Karl Popper’ı. Yanlışlanabilirlik teorisiyle zihinlerde yer tutan Popper için mutlak doğru yoktu, dolayısı ile yanlış olduğu kanıtlanamayan her şey doğru olarak kabul edilebilirdi. Bu felsefe Soros’un hayatını değiştirdi. Soros için tek bir doğru asla olmadı. Hatta bu yüzden Açık Toplum Enstitüsü’nü tanımlamak için hiçbir cümlecik seçmediler. Keza Açık Toplum birçok şeye el atıyordu; çünkü asıl amaçları İnsan Hakları içine girebilecek tüm hakları insanlara verebilmekti, kısaca, yaşam ve güvenlik hakkı, eğitim hakkı, çocuk hakları, bireysel haklar, işçi hakları, sivil haklar ve haklar teorisi içerisinde var olan diğer tüm hakları insanlara sunabilmek amacıyla yola çıktılar. Popper, Açık Toplum ve Düşmanları kitabında, “Açık toplum, siyasilerin kan dökülmeden devrilebileceği, liderlerin ancak askeri darbe veya kanlı devrimler sonucu devrilebildiği kapalı toplumun tam tersi olan bir toplum yapısıdır.” Der. Bu düşünceden yola çıkan Soros, bu nedenle olsa ki Bukonin’e benzetilmekte, ancak Bukonin’in sebep olduklarını silahsız yapmış olmakla ithaf edilmektedir.
Açık Toplum Enstitüsü’nün başında, 1993’ten bu yana, eski bir hukuk profesörü olan Aryeh Neier bulunmaktadır. Nazi Almanyası’nda doğan Yahudi bir ailenin çocuğu olan Neier, ABD’ye göçmüş ve orda büyümüştür. Bir konuşması sırasında George Soros, Neier’ e ait yedi koşuldan söz eder, demokrasi için Aryeh Neier’in öngördüğü yedi koşul şunlardır;
n Düzenli, serbest ve âdil seçimler;
n Özgür ve çoğulcu medya;
n Bağımsız yargının koruduğu bir hukuk düzeni;
n Azınlık haklarının anayasal güvence altında olması;
n Mülkiyet haklarını gözeten, dezavantajlı kesimlere sosyal güvenlik şemsiyesi ve fırsatlar sağlayan bir piyasa ekonomisi;
n Çatışmaların barışçıl çözüme kavuşturulması konusunda kararlılık;
n Yolsuzlukları engellemeye yönelik işleyen bir yasal düzen.
Açık Toplum yukarıda saydığımız şartların ışığında projeler ve araştırmalar yapmaktadır.
Açık Toplum Enstitüsü’nün Türkiye ofisinin başında ise Boğaziçi Siyaset Bilimi ve ardından Oslo Üniversitesi’nde Sosyal Antropoloji eğitimi almış olan Hakan Altınay bulunmaktadır. Ofis’in diğer iki program sorumlusu ise Gökçe Tüylüoğlu ve Nafiz Güder. Hakan Altınay’ın 27.09.2004 tarihindeki Aksiyon dergisinin 62. sayfasındaki röportajında söylediği üzere, Soros Türkiye’ye 5 milyon dolar harcamıştı, elbette aradan geçen 5 yılda bu rakam oldukça artmış olmalı. Keza ATE’nin Bebek’te bulunan ofisi yılın bu döneminde o denli yoğun ki bu bile yapılan çalışmaların ne kadar artmış olabileceğini kanıtlar nitelikte.

ATE’nin danışma kurulunda İstanbul Bİlgi Üniversitesi’nin sahibi Oğuz Özerden de bulunmaktaydı. Bilgi Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi'nin Uzun Yol: Türkiye Çingeneleri Belgesel Gösterisi, yine Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Merkez'in Yargı İzleme Projesi Bilgi Üniversitesi ve Toplum Gönüllüleri Vakfı'nın (TOG) Gençlik Çalışmaları Birimi
Bilgi Üniversitesi STK Eğitim ve Araştırma Birimi'nin Uzaktan Eğitim Uygulaması ve STK Koleksiyonu Yayınları gibi birçok projede ATE ve Bilgi Üniversitesi birlikte çalıştı. ATE yaptığı proje ve araştırmaları, kitaplaştırdı ya da rapor olarak kamuoyuna sundu. Özellikle 11 proje ve araştırma ile varılan sonuçları 6 Yıl 11 Öykü adıyla kitaplaştırarak neyi nasıl aştıklarını, insanların bu projelerden nasıl faydalandıklarını ve ne gibi tepkiler aldıklarını paylaştılar. Türkiye’nin Açık Topluma doğru yolculuğu olarak niteledikleri bu 11 önemli proje şunlardı:
· KA-MER
· Sosyal Politika Forumu
· Ebru
· Bağımsız Türkiye Komisyonu
· Tesev
· Mikrokredi
· Anadolu Kültür
· Eğitim Reformu Girişimi
· Bilgi STK Birimi
· Araştırmalar
· Haklar

KA-MER ile kadına şiddete karşı duran ve kadın haklarını ön plana çıkaran bir forum oluştururken, Ebru Projesi ile Türkiye’deki etnik farklılıkları bir araya toplayarak, hepsini tanıtan fotoğraf sergileri açtılar. Sosyal Politika hakkında yeniden düşünmeye davet etmekle birlikte akademisyenler, öğrenciler ve devlet ve sivil toplum örgütü çalışanları disiplinler arası çalışmalarla güçlendirilmiş seminerlere davet edildi ve atölye çalışmaları yapıldı. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Bağımsız bir destek olarak tanımlanan Bağımsız Türkiye Komisyonu, AB’nin günlük yaşantımızda nasıl değişiklikler yapacağından, ne gibi fayda ve zorlukları getireceğine kadar açıklamalar bulunduran çalışmalar ve yayınların kazanılmasını sağladı. Tüm bunların içindeyse en somut sonucu veren ve kişisel kanaatimce en yararlı olan proje Mikrokredi’ydi. Mikrokredi, Türkiye İsrafı Önleme Vakfı (TİSVA) ve Grameen Bank işbirliğiyle 2003’te Diyarbakır’da uygulamaya kondu. 500 ya da 750 Ytl gibi rakamları kefilsiz ve teminatsız kredi sistemiyle özellikle kadınlara yönlendiren projenin sonucunda kendi işini kuran ve geçimini sağlayan kadınlar var oldu. Mikrokredi maceralarını bir kitapta toplayan Fikret Adaman ve Tuğçe Bulut İletişim Yayınevi’nden çıkan kitaba 500 Milyonluk Umut Hikâyeleri adını verdi.
İşte bu tek kişilik bir sivil toplum örgütü olan Soros’un ideallerinin ve onun Açık Toplum Hikayesi’nin Türkiye’deki özeti. Tüm bu faaliyetler eğer teknolojik gelişmeler ve kitle medyası olmasaydı bu kadar büyük çapta ve etkili olabilir miydi? Bir STK’nın bu denli küresel güce dönüşmesi ve küreselleşmeyi hızlandırması ancak teknolojik gelişmelerin izin vermesiyle olabilir. Teknolojik küreselleşme, Soros’un sosyal ve siyasi küreselleşmeyi yönlendirmesine kapı açtı, aksi halde ATE bu denli etkili asla olamazdı. Özellikle Balkanlarda, Demir Perde’nin baskısı altında kalan ülkelerde, Afrika’da ve Latin Amerika’da ofisler bulunduran, Çin’deki 156 ofisi tek gün içinde kapatıldıktan bir hafta sonra Tiannen Meydanında öğrenci isyanlarına dolaylı belki de doğrudan etki eden Soros ve Açık Toplum ideali, belki de kapitalizm sandığımız şeyin demokrasiye son iyiliğidir… Ya da neo-realistlerin dediği gibi STK’lar aslında bağımsız olmayan bağlı oldukları ülkelerin çıkarlarınca şekillenip faaliyet gösteren kurumlarsa, Soros’un ATE’si Amerika’nın ve hatta Amerikan Yahudi Lobisinin dünyaya küreselleşme adına attığı en Amerikancı yumruğudur…

11 Ağustos 2010 Çarşamba

daha şiirsel bir veda olamazdı...

dearest,
i feel certain that i am going mad again:
i feel we can't gothrough another of these terrible times.
and i shan't recover this time.
i begin to hear voices, and cant concentrate.
so i am doing what seems the best thing to do.
you have given methe greatest possible happiness.
you have been in every way all that anyone could be.
i don't think twopeople could have been happier till this terrible disease came.
i can't fight it any longer, i know that i am spoiling your life, that without me you could work.
and you will i know.
you see i can't even write this properly.
i can't read.
what i want to say is that i owe all the happiness of my life to you.
you have been entirely patient with me & incredibly good.
i want to say that-everybody know it.
if anyboy could have saved me it would have been you.
everything has gone from me but the certainty of your goodness.
i can't go on spoiling your life any longer.
i don't think two people could have been happier than we have been.

Virginia Woolf'un ölmeden önce onun için büyük fedakarlıklar yapmış olan kocası Leonard'a veda notudur...

8 Ağustos 2010 Pazar

Sylvia Plath: I am Vertical / Dikey Dururum

I Am Vertical
But I would rather be horizontal.
I am not a tree with my root in the soil
Sucking up minerals and motherly love
So that each March I may gleam into leaf,
Nor am I the beauty of a garden bed
Attracting my share of Ahs and spectacularly painted,
Unknowing I must soon unpetal.
Compared with me, a tree is immortal
And a flower-head not tall, but more startling,
And I want the one's longevity and the other's daring.
Tonight, in the infinitesimal light of the stars,
The trees and the flowers have been strewing their cool odors.
I walk among them, but none of them are noticing.
Sometimes I think that when I am sleeping I must most perfectly resemble them--
Thoughts gone dim.
It is more natural to me, lying down.
Then the sky and I are in open conversation,
And I shall be useful when I lie down finally:
Then the trees may touch me for once, and the flowers have time for me.



Dikey Dururum
Fakat yatay durmayı yeğlerdim.
Mineralleri ve anne sevgisini soğurarak
Her Mart pırıl pırıl yaprak açacak
Bir ağaç değilim ben; toprakta değil köklerim.
Payıma düşen Ah’ları cezbeden
Ve yakında yapraksız kalacağını bilmeyen
İhtişamla resmedilmiş bahçe tarhının güzelliği de değilim.
Ölümsüzdür bir ağaç, kıyaslandığında benimle
Ve bir çiçek başı daha bir irkiltir, uzun olmasa bile,
Birinin uzun ömrünü, diğerinin cüretini isterim.
Bu gece, yıldızların miniminnacık ışıkları altında,
Ağaçlarla çiçekler serin kokularını yaymakta.
Farkına varmaz hiçbiri, yürürüm aralarında.
Uyurken en mükemmel şekilde onlara
Benzemek zorundayım diye düşünürüm ara sıra –
Düşünceler bulanmakta.
Uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana.
Sonra gökle ben konuşuruz açıkca,
Ve faydalı olacağım ben en son kez yattığımda:
O vakit dokunur bana ağaçlar ilk kez,
ve çiçekler zaman ayırır bana.

SYLVIA PLATH / çeviren: İsmail Haydar Aksoy


7 Ağustos 2010 Cumartesi

NEW POST BY A NEW VISITOR


Speed welcomes us in explosions of night; here
is wrath and fortitude and motions burning,
The world buries the directionless, unless
The heads are sprung in awareness or drawned in peace.
Sleep will happn, we must give them morning.

.....

Muriel RUKEYSER- Study in a Late Subway

3 Ağustos 2010 Salı

Ashes or Dust

There's a world out there to conquer,
There's a mountain still to climb,
There's another chapter left to write,
So I've got to use my time,
For a man is meant for living,
Not to sit and slowly rust,
And it's better to be ashes,
Than to vanish into dust!