29 Aralık 2011 Perşembe

Aslı Tunç ve Yeni Medya Düzeni

Doçent Dr. Aslı Tunç, benim de daha evvel "Medya ve Etik" dersini aldığım çok sevdiğim bir hocam, aynı zamanda "Nefret Söylemi" konusunda çalışmalar yapan ender bir akademisyen. Sosyal medyanın yükselişe geçtiği bu hızlı dönemde Yeni Medya "Düzensizliği" hakkında oldukça keyifli bir sohbet yaptık, tabii bir de Gazeteci Zeynep Atikkan ile birlikte yazdığı "Blogdan Al Haberi" üzerine konuştuk!

doç dr. aslı tunç
2011 baharında çıkan kitabınızın adı “Blogdan Al Haberi”. Bloglarla ilgili bir araştırma yapma, üstüne bir de  kitap yazma düşüncesi nasıl ortaya çıktı?
Aslında bu düşünce benim birlikte çalıştığım gazeteci arkadaşım Zeynep Atikkan’dan çıktı. O, 2003 yılında yazdığı Amerikan Cinneti adlı kitabında Irak savaşını, Amerikan politikasını anlatırken blogların gücünü fark etmişti. Kitapta da öyle bir bölüm yazdı. Bana da okutuyordu kitabı, ben de medya ile ilgili bölüme geribildirimde bulunurken “Ne kadar ilginç!” diye konuşuyorduk. Ben de Amerika’ya gidip geliyordum, ama orada yaşamak, sürekli gündemin içinde olmak ayrı bir şey. Sonra Zeynep bana “Neden bu konuda bir kitap yazmıyoruz, bir araştırma yapmıyoruz” dedi. Tabii o dönemde yerleşik bir sürü blog oluşmaya başladı, Amerikan siyaseti evrildi, dolayısıyla birlikte yazma fikri bizi daha çok heyecanlandırmaya başladı, çünkü o Amerika’da ben Türkiye’de yaşıyordum, olaya iki farklı yerden, başka bakış açılarından ve örneklerden bakma şansımız vardı. Üstelik biri gazeteci biri akademisyen iki görüşün gücünü birleştirmesi daha ilginç bir araştırmanın kapısını açtı. Sonuçta sadece gazeteci ya da sadece akademisyen olan birçok insanın ortak çalışması var, ama bu bize başka bir perspektif katacaktı. Ayrıca Zeynep frankofondur, Dame de Sion’lu Fransızca bilen bir gazeteci, haliyle röportajlara dayanarak yapmayı istediğimiz bu çalışmada Zeynep “Ben Fransızca röportajları da yaparım” dedi. Öte yandan ikimiz de çok seyahat eden, çok fazla insanla tanışan insanlar olduğumuz için malzeme toplama şansımız büyüktü. Sonuçta ben o yaz Amerika’ya gittim ve birlikte kampa girdik, ben oradaki Türklerle de röportajlar yaptım, zaten 5 yıl Amerika’da yaşamıştım. Bölüştük röpotajları skyp ile, telefonla, e-maille görüşmeler yaptık. Kısaca fikir annesi Zeynep Atikkan, beni işin içine çeken odur. Ben, tabii teorik olarak biliyorum; derslerini veriyoruz bildiğin gibi, ama işin içine girince gayya kuyusu olduğunu anladım. Bu işin farklı kültürlerde ne kadar farklı olabileceğini, Türkiye gerçeğini gördüm.
Kitapta blogosfer diye bir kavram var, bu kavram sizin çalışmanız esnasında mı çıktı, yoksa böyle bir benzetme zaten var mıydı?
 Blogosfer diye bir kavram var ve biz onu blog alemi diye çevirdik; çünkü bu alem lafı bize çok enteresan geliyor, zira orada her şey fıkır fıkır ve kaotik, evren mesela daha uzay bilimi çağrıştırıyordu, ama alem hem çılgın hem karmaşık, canlı ve gençlere yönelik, ama blogosphere denen kavram Türkiye’de daha önce pek kullanılmasa da önceden türemiş bir kelime.
Bu arada kitap yayınlandıktan hemen sonra blogspot yasağı ortaya çıktı, nasıl hissettiniz, blogcuların bunun için bir araya gelebileceklerini düşündünüz mü?
Aslında tam kitap çıktı ve yasak başladı. Türkiye’de bloglar çok bilinen, tartışılan bir mecra değil, daha çok twitter ve facebook yani mikroblogculuk üzerinden tartışılıyor her şey, o yüzden yasakla birlikte bir anda blog aleminin adı duyuldu; tartışılmaya, konuşulmaya başlandı. Hatta farklı bir düzlemde; sansürcülük ve copyright hakları üstünden tartışılmaya başlandı. Bir yandan ironik biçimde bizim kitaba yaradı, bir anda insanlar bana “Blog nedir, blogculuk nedir” diye sormaya kitabı bilmeyenler bile blogspotu bana sormaya başladı, yani açıkçası bizim kitabın promosyonuna çok yaradı diyebilirim (gülüşmeler).
Elbette Türkiye için çok içler acısı bir durumdu bu yasak, ama o vesileyle blog ve blogculuk konuşulmaya başlandı ve bizim yazdığımız şeyle birleştirdik bunu, o da anlamlı oldu. Tabii internet yasasını konuşuyorduk, ama bu sayede bu yasakçı zihniyeti tartışmaya başladık, harika bir zamanlama oldu.
Blogların kapanması blogcuları ifade özgürlüğünün elden alınması yönünde çok da rahatsız etti, kendi adıma da söyleyebilirim bunu rahatlıkla.
Benim zaten çalışma alanımda ifade özgürlüğüne kaydığı için benim açımdan çok iyi oldu, hem kitabı; blogculuğu hem sansür meselesini konuşmak için platform oldu. Çokça da yazılıp çizildi, ses getirdi, ama tabii sonra peşini bıraktılar. Hemen sonuçlanmadı zaten biliyorsun, blogspo(r)t diye orada bir yazım hatası olduğundan gereksiz beklemeler oldu, hukuk sistemi yavaş işledi vs, genç insanların boş yere yazı mecralarının, ifade özgürlüklerinin önü tıkanmış oldu. 
Tabii bazı blogcular ve blog takipçileri bunu DNS değiştirerek aştılar, bu yüzden de peşi bırakıldı gibi biraz…
Tabi yani teknolojiyi bypass etmek çok basit, ama yine de bir sürü insan bilmediği için okuyamadı ben mesela değiştirmediğim için evden okuyamadım birçok şeyi…

Kitapta tartışılan en önemli şeylerden biri şuydu: Gazeteci - blogcu ayrımı. “Blogcu gazeteci midir”. Haber kalitesini nasıl etkiler bu durum; blogcunun yaptığı haber midir mesela? Şöyle bir cümle vardı hatta “Gazetecilik silikon vadisine bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir”: bu hala geçerli mi? Geçmiş gazetecilik deneyimlerine bakıp bugün haberlere bakılınca gazetecilik zaten popülerite, reyting gazeciliği; haliyle o kadar da ciddi bir iş gibi durmuyor, blogcuların haberlerine belki bu yüzden bir ihtiyaç oluşmuş olabilir mi?
Durum şu, en büyük tehlikelerden biri ticarileşme kaygısı, internetin ticari bir alana gitmesi… bloglardan da öte google gibi oluşumlar bunu gösteriyor, çünkü ekonomik modelli olmayan bir şey, fakat şirketler bunun kârlılığını keşfetti ve o kadar cazip bir mecra haline geldi ki haber artık alternatif, militan ve amatör ruhunu kaybedecek noktaya ulaştı. Habercilik ve blogculuk o ruhu kaybeder diye korkuyoruz; gidişat da o yönde. Zaten ana akım medya yeterince ticari; haber bir meta, kamusal yarar falan konuşulmuyor. Blogculuk bir nefes alma alanı açtığı için sevindik biz. Gençlerin tartışacak ve eleştirecek çok şeyi vardı, ama bu ticarileşme trendi bunu da silip süpürürse bir heyecanı ve esprisi kalmayacak. Gençlerin o heyecanı, alternatif mecranın varlığı silinecek diye korkuyoruz, zira silikon vadisi şirketleri, dev ticari şirketler dominant hale gelecek yavaş yavaş bloglar üzerinde. Yine de o amatör ruh henüz yitip gitmiş değil, kaotik bir süreç; evet eleştirilecek yanı çok, ama bir tartışma eleştiri ortamı yaratıyor hala.
Kitapta da geçiyor: Darwin’in doğal seçilimiyle gelen sosyal seleksiyonun internetteki varlığından söz edebilir miyiz? Twitter’da ve bloglarda aktif olmayan ya da etkili olmayan söz sahiplerinin elenmesi ve takip edilmeyerek ayıklanması gibi bir durum var. Blogları kurtaracak olan şey bu olabilir mi, yani İyi yazarların bu seçilimde kazanan olması?
Umudumuz bu aslında, çünkü ölü bloglar cenneti, yani güncellenmeyen ölü bloglar olacağına hiç olmaması daha iyi bence, ama iyi blogcular için o seleksiyon ve yükseliş olacaktır mutlaka. Huffingtonpost blogu mesela blogdan evrilen ve bir haber mecrasına dönüşen bir blog oldu, büyük bir başarı öyküsü var Ariana Huffington’un, Nitekim sonradan öyle büyüdü ki amerikaonline’a satıldı, çünkü kâr etmeye başladı. Şimdi başarılı örnek buysa eminim ki birçok blogcunun rüyası ve başarı anlayışı da reklam almak zengin olup turnayı gözünden vurmak, medya patronu olmaktır. Bu noktada soru: Başarı neyin ölçütü, muhalefet yaratma gücünüz mü, reklam verene cazip olmak mı? İçeriği çok sağlam bloglar –özellikle-  ABD’de var, onlar basın toplantılarına davet ediliyorlar, referans olarak veriliyorlar, sürekli alıntı yapılıyor yazdıkları... Böyle de sağlam bir blogculuk alemi de var sonuçta.
Biraz blogdan taşıp twite geçersek; gazeteciler twitterı çok benimsedi sizce neden?
Twitter gazetecilik pratiğine çok daha yakın bir sosyal medya aracı, bloglar daha fazla zamana, entelektüel çalışmaya ihtiyac duyulan bir yazı alanı; düşünüp taşınıp, analiz etmeniz lazım blogda, ama twitter haber verme hızının arttığı, çok daha dinamik bir mecra. Kısa kısa, sokak gazeteciliğine uygun bir yapısı var, dedikoduyu ve kişiselliği de kışkırtan bir yapısı olduğundan daha cazip geliyor çoğu insana. Her gördüğünüzü anında paylaşma imkânı veriyor. Yurttaş gazeteciliği dediğimiz şeye daha uygun bir yapıda aslında. Gazeteciye de direk kaynaktan bilgiye ulaşma şansı veren ve hızlı haber aktarmasını sağlayan bir fırsat sunuyor.
Bir yandan twitter çok hızlı, birinci ağızdan alıyoruz haberi, dolayısıyla bu medya çalışmalarında sihirli mermi denen kuramı denen kavramı değiştirecek gibi duruyor. Kaynağını araştıramayacağımız haberler vardı önceden, oysa şimdi twitterda geri bildirimler var, kaynak araştırmasını sağlayan tanıklar çıkıyor. Verilen haberin aksini ispat edebilecek tanıklar gazeteciye cevap verebiliyor. Bu da kuşkunun ayakta tutulması durumunu sağlıyor. Bir örnek vermek gerekirse Suriye’de olaylar ilk patlak verdiğinde Gazeteci Ceyda Karan mesleki refleksle duyduğu bir haberi geçiyor twitter’da duyumlar bu yönde şeklinde, ardından Suriye’de yaşayanlardan birçok aksi yönde geri bildirim alarak, yeni bir twitle durumun aksi yönde olduğunu söyleyen bilgilerin aktığını da bildiriyor. Kaynağını anında kontrol etme ve aktarma şansı bu da…
Bu tabii çok iyi bir nokta, editoryal süreç, kaynağın doğrulanması gibi durumların hızını artıran, ideal olan durum. Bizim öğrencilerimize kaynağını iki kez kontrol et dediğimiz şey bu işte. Sonuçta ana akım medyada son ürüne güvenmek zorunda okur, ona itirazı olsa bile haberi değiştiremez, ama twitter o hiyerarşiyi kaldırıyor yatay bilgi akışı sağlıyor. Okur gazeteci kadar hakka sahip artık, ama bu noktada gazetecinin tavrı çok mühim bana kalırsa Ceyda Karan ve Işın Eliçin bu mecrayı haber verme konusunda çok iyi kullanan gazeteciler.
Ama Türkiye’de başka birçok gazeteci kendini pazarlamak için ya da kişisel görüşlerini, hayatlarını öne çıkarmak için kullanıyor twitter’ı. Bazı personalar oluşuyor ve haberin önüne. Biz gazeteciyi tanımıyoruz, ama gazetecilik faaliyetini biliyoruz. Kendini övebilir gazeteci ya da haber yapmayı tercih eder, tabii haberin verilme süreci de değişti artık. Biz habere dahiliz ve  her şeyi yutmuyoruz, çünkü bizim de kaynağa ulaşma şansımız var, susup oturup haberi kabul etmek zorunda değiliz tabii… Bu yüzden iyi gazetecilik çok zorlaştı, bu ortamda direnen doğru haberi kendini işe katmadan veren gazeteciler iyi gazeteci olduğunu kanıtlıyor ve güvenilir olmaya devam ediyor.
Peki son dönemde yaşanan arap baharı twitter ve blog olayının neresinde kaldı? Ya da diğer bir ifadeyle twitter Arap Baharı’nın neresinde kaldı?
Kitaba biz ekledik bunları özellikle Tunus olayları tam yazım sürecinin sonunda çıktı. İki duruş var, biri sosyal medyaya çok övgüler düzen yücelten türden. Öyleki duruma twitter devrimi, Devrim 2.0 diyenler oldu, ama bir de kuşkucular var. Onlar “Sosyal medya değil, devrimi insanlar yapar. Fransız Devrimi’nde sosyal medya mı vardı, halkları küçümsemeyelim pek etkisi yok bunların” diyorlar.
Ben kitapta her iki duruma da dengeli ve her iki duruşa da mesafeli yaklaşmayı çalıştım. Yani sosyal medya bunları tek başına başaramaz, her şey sosyal medya harikası değil kendimizi kaptırmamalıyız, ama şu faydası var; sosyal medya çok iyi örgütlenebiliyor bir hafta yerine bir gecede sokağa dökebiliyor insanları. Ancak şu da var, halklar yeterince isyan halinde değilse sosyal medya yoluyla zaten insanlar sokağa dökülmez.
Ne kadar kaybedecek şeyiniz var ya da yok? Bir doygunluk noktası var. Mısır’da Tunus’ta halk o doygunluk noktasına ulaştığı için sosyal medya buna hız verdi Mübarek devrilmeden evvel Mısır’da interneti kesti, sosyal medya yoktu, ama insanlar cep telefonuyla örgütlendi. 2009 yılında İran’da da oldu yaşandı aynı engeller, ama sonuç Mısır’daki Libya’daki gibi olmadı. Demek ki çok daha derin bir toplumsal analiz gerekli. Demek ki twitter tek başına devrim yapamıyor. Ama yine de artık sosyal medyayı yok sayamayacağımızı biliyoruz.

Kitapta da yer verilen eski bir söyleşide “twitter provakasyon amacıyla da kullanılmış olabilir, sonuçta orada ne kadar insan internete ulaşabildi o ortamda ve nasıl bu kadar çok ingilizce twitler aktı” görüşü var. Haklılık payı nedir sizce?
Evgeny Morozov adında bir kuşkucu (skeptik) yazar var. Belarus’lu bir Amerikalı. The Net Delusion adlı kitabında bu konuları yazdı ve çok da popüler oldu. Bloglarda özellikle de twitter’da istihbarat örgütleri, hatta karanlık güçler de cirit atıyor. Haliyle burada yönlendirme yapanlar halkları başka yöne de sürükler isterlerse. Çok naif olmamak lazım, nihayetinde müthiş bir sanal mücadele alanı var ve herkes insanlığın iyiliği için çalışmıyor. Hükümetler, Pentagon hepsi yer sahibi sosyal medyada. 2009’da İran’da özellikle CIA twitter’da çok aktifti. İnternet korsanlarını kendileri için çalıştırdılar. Öte yandan siyesi örgütlenmeler, Müslüman Kardeşler gibi ya da Hizbullah gibi terör örgütleri de birçok provokasyonunu sosyal medya aracılığıyla yapıyor zaten. Keşke sadece insanların iyiliği için kullanılsa tüm mecralar, ama maalesef bu pek olmuyor, insanlar siyasilerin mücadele alanına dahil ediliyor.
Malcolm Gladwell twitter gibi araçların insanların sokağa dökülmesini  engellediğini ve oturdukları yerden konuştuklarını söylüyor, ama liselilerin bu yılın başındaki örgütlü sokak eylemleri ve Kuzey Afrika’daki ayaklanmalar aksini göstermiyor mu?
Gladwell’in tezine karşı çok örnek var. Dediğim gibi örgütlnme gücü, hele genç insanlar için çok ciddi boyutta. Facebook aktivizmi diye bir şey var. Politikiya bakış açınızı buralarda eyleme sökebiliyorsunuz. Demokratik hakkınız olan  protesto hakkı ya da sivil itaatsizlik sanal alemde nasıl kullanılıyor bunları öğreniyor insanlar. Bu tepkileri küçümsememek lazım. Gladwell “Eskiden facebook mu vardı, bu sosyal medya araçları insanları sokağa dökemez, içlerini döküp tatmin olmalarını sağlar sadece” diyor. Bu bir yere kadar doğruydu, ama mesele davanızın büyüklüğü. Bir şey uğruna sokağa çıkacağınız zaman sosyal medya hızlı bir şekilde toplanıp bir arada eylem yapma şansı veriyor. Liseliler gerçek bir derdi vardı, gelecekleri için tepki vereceklerdi ve facebook onların toplanıp gür bir sesle sokağa çıkmalarına olanak sağladı. Ben bu konuda çok karamsar da değilim çok fazla kuşkucu da. Sosyal medyayı aşağılamak haksızlık olur, ancak yüceletmek de büyük hata.
Julien Assange wikileaks olayı patlayınca belgeleri üç gazeteyle paylaştı ve seçimi onlara bıraktı. Tabii verilen bilgiler dedikoduya dayanan şeylerdi, ama ya çok daha derin bilgiler olsaydı ve ülkeler arasında çok büyük bir krize yol açsaydı? Gazeteci olarak doğru olan tüm bilgiyi paylaşmak mı süzmek mi olurdu bu durumda?
Assange bu konuda çok doğru davrandı, zira Wikileaks haberi kendi kanalıyla süzmeden aktarsaydı hem bilgilerin karmaşıklığı bir ifade yaratmaz hem de güvenilirlik kaybı olurdu. Ama üç güvenilir gazeteye bilgileri teslim ederek deneyimli gazetecilerin bilgileri sınıflandırıp, neden sonuç ilişkisi kurarak anlamlandırmasını, gerekliyi gereksizden ayırmasını sağladı. Doğruyu yanlıştan, gerekliyi gereksizden ayırmaktır zaten gazetecilik. Ham bilgiyi doğruca anlamsızca vermek değildir. Saydamlık uğruna o da var, bu da var, skandal da var şeklinde haber yapılmaz. Sonuçta bütün okuyucular o bilgileri alıp harmanlayıp analiz etme yetisine sahip olmayacaktır
Haberin evreni ve tanımı bloglarla değişiyor mu? Yeni medya düzeni nasıl olacak dersiniz?
Yeni medya düzeni tabii çok eleştirilen bir kavram, çünkü düzen yok ortada, kaos var, hatta yeni medya düzensizliği var. Haber dili elbette değişiyor: Kısalıyor, okunması kolay hale geliyor, ama neyin haber olduğu asla değişmiyor. Neyin haber olduğu internette de gazetede de aynı kalıyor. Her şeyi kağıda basmıyoruz belki evet, ama neyin bomba haber olduğunu hepimiz biliyoruz, mesele onu nasıl verdiğimiz. Tabii süreç değişiyor okur değişiyor, okurun rolü değişiyor. Haber demokratikleşiyor. Hantal kurumların varoluşunu tekrar sorgulaması gerekiyor. Büyük ahtapot yapılar sarsılmaya başlıyor, çünkü artık verdikleri haberi koşulsuz kabul etmek zorunda değil okur. Derinlemesine bir şey bilmek yerine bilgiye boğulmamız bizi daha mı bilgili daha mı cahil yapıyor, bir de o soru var tabii… Bu yüzden iyi gazetecilik ihtiyacı artık daha çok, çünkü bilgi kirliliği içinden doğru haberi seçecek gazeteciler lazım.
İspanyadaki İngiliz bir blogcunun dediği gibi bu ateşli, hızlı ortamda serin kanlı gazeteciler mi ayakta kalacak?
Çok doğru, samimiyet sahibi, alçakgönüllü tavırlara sahip, serin kanlı gazeteciler ayakta kalacak, çünkü artık okuru küçümseyemezsiniz. İnternet gazeteciliği ve twitter hıza çok fazla kapılan gazetecilerin güvenilirliğini azaltıyor. Doğru analizi yapan, serin kanlı giden ve kaynağını kontrol eden gazeteciler kazanacak
Bu durumda dergiler ve radyolar ölecek derken aslında yeniden, tam da bu nedenle dirilecekler diyebiliriz sanki?
Evet kesinlikle, çünkü atladığımız haberleri haftalık dergiler derinlemesine inceleyip ele aldıkları için güvenilirlikleri artıyor. Ben Ekonomist’i okuma ihtiyacı duyuyorum mesela, çünkü arada kaynayan bir haberi iyi anlama şansı veriyor, ya da iyi bir analize yer veren bir radyo yayınında deneyimli bir gazetecinin bakış açısına ihtiyaç duyuyorum. Bu yüzden bu hız ve kirlilik, yavaş ve temiz iş çıkaran dergi, blog ve radyoları yeniden canlandıracak diye düşünüyorum.


29 Kasım 2011 Salı

DEMOKRASİ VE MEDYANIN EĞİTİM VE EKONOMİYLE İMTİHANI

Demokrasi ve medya ilişkisi üzerine söylenecek ve her biri başka bakış açılarına dayanabilecek öyle çok söz var ki, fakat benim kendi sorum şu: Medya halkı şeffaf biçimde bilgilendirebilseydi bile bir şey değişebilir miydi ve neden değişebilir ya da değişemezdi demokrasinin işleyişi?
            Sorunun cevabı aslında ülkeye hangi demokrasi anlayışının hâkim olduğunda gizli ve o demokrasi anlayışını destekleyen ya da köstekleyen gayri sâfi milli hâsıla ile o ülkenin insanlarına verilmiş eğitim olanaklarında… Schumpeter’in minimal demokrasisiyle yönetilen ülkelerde mesele çoğunluğun kimi istediğidir, şayet çoğunluk yanlı bir eğitim almışsa ya da eğitimden yoksun kalmışsa, şeffaf bir medyayı dahi yorumlayacak alt yapıya sahip değilse, ekonomik şartlar nedeniyle para sahibi siyasiden yardım alıyorsa orada başarılı ve şeffaf medyanın dahi demokrasi için yapacağı bir şey kalmamıştır. Zira ruhi ve maddi ihtiyaçları paralı ve hırslı siyasilerce karşılanan çoğunluk, tiranlığı o siyasetçilere devretmekte hiçbir sakınca görmeyecektir ve demokrasi kendi diktatörlerimizi seçmeye dönüşecektir.

            Öte yandan Türkiye’de zaten tarafsız bir medya hiçbir zaman var olamadı. Her daim birbirine saldıran manşetlere sahip olmuş bir ülke olarak bugün de saldırı yerine göklere çıkaran manşetleri görmek şaşırtıcı olmuyor. 15 yıl öncesine kadar Murdock misali kök salarak medya imparatorluğu haline gelen bir Medya kuruluşu yine sermaye gücü ve siyasi erki sayesinde başa geçen bir politik partinin hamleleriyle tepe taklak olabiliyor. Oysa adı geçen medya devi bir zamanlar iktidarları sarsacak güce sahipti. Bugün onları yıkan iktidarın bunu yapabilmesindeki sır kendisinin de öyle ya da böyle çok sayıda medya organına sahip oluşunda saklı.
            Peki okuyucu, medya ve demokrasi ilişkisi nasıl?
            Türkiye’de okur yazarlık oranının ancak 2011’de %88’e ulaşabildiği düşünülürse ve edinilen mesleklere bağlı olarak kazanç da bu düşünceye dâhil olursa Türkiye’de neden her
zaman el altından maddi yardım yapan partilerin iktidar olduğu açıklık kazanacaktır, ayrıca genelde bu partilerin yüzyıllarca Osmanlı hakimiyetinde gelişmiş dinsel kültürün çok yerleşik olduğu şehirlerde daha çok oy topladıkları da aşikâr. Zira son yıllardaki iktidarın ilişkili olduğu televizyon kanallarının haber ve yayın politikaları ve gazetelerinin bakış açıları çoğunluk üzerinde daha etkili olabildi. Nitekim toplumun büyük kısmı, cumhuriyet sonrası Türkiye’sinin batılı eğitimini sınırlı olarak alabildi ve hatta 1950 sonrası iyice değişen ve gerileyen eğitim sisteminin eline kaldı, artık yüzyılların getirdiği anlayışa daha yakın duran bir resim vardı karşılarında.
            Bugün yeni medya dediğimiz twitter, facebook gibi organizmalar siyasi erklerin, büyük ve çokuluslu şirketlerin ana akım medya üzerindeki etkisinden daha fazla sıyrılmış durumda. Daha şeffaf, daha muhalif bir yapı var. Kendi içinde sürekli devinen bir sosyal-siyasi platform var. Birçok hata göz önüne seriliyor ve Türkiye dünya üzerinde bu iki organizmayı ve dahi diğerlerini en çok kullanan ülke. Hadi ana akım medya çok yanlı ve insanlar sadece sunulanı görebiliyor, peki ya ana akım medyadan daha fazla takipçisi olan yeni medyada niçin insanların bilgilendirilme sürecine karşı bir şey değişmiyor. Şüphe yok ki tümüyle kırsal ya da dağlık olmayan her yerde internet var, üstelik kısıtlı sosyalleşme nedeniyle o bölgelerin internet kullanıcısı daha fazla. Peki sonuç niye aynı? Bunun cevabı zaten yukarıda bahsi geçen olgular: Ekonomik desteklenme, yanlı ve ezberci eğitim, zira insanların aldıkları haberi ve bilgiyi süzüp, fikir değiştiremeyecek kadar kemikleşmiş inançları ve hali hazırda iktidarca karşılanan ihtiyaçları var.
            Medyanın ya da yeni medyanın sunduklarını analiz edecek bakış açısına sahip olmasına izin verilmeyen milyonlarca insan var. Bunların bir kısmı zaten çocuk, bir kısmı da konuyla artık ilgilerini kesmiş yaşlılar. Gençler eskiye oranla yeni medya sayesinde daha politize olsa da çoğu zaman fazla kutuplaşmış durumdalar. Orta yaşlı çalışan güruh ise ekonomik desteklenmeyi yadsıyamıyor. Ve dost meclislerinde en çok bahsi geçen cümleler: “Olan biteni görüyoruz, iktidar parayı ve siyaseti kendi işine ve şahsi geleceğine kapı açacak şekilde kullanıyor, ama hizmet de veriyor. Bu hizmetlerin çoğu kendi yandaşlarına gitse bile. Öte yandan muhalefete katılmak isteriz, lakin muhalefetin söyleyecek sözü yok, bir gün iktidar olsa elinde bir yol haritası bile yok. Her ikisini de istemiyoruz, ama oy verilebilecek başka ve daha iyi bir yapı yok; Kötünün iyisini seçmek  zorunluluğu var!”
Kısaca Türkiye’de muhteşem bir basın kanunu olsaydı ve işleseydi, basın şeffaf ve bilgi verici olsaydı da pek bir şey değişmeyecekti, çünkü medyayı takip eden insanlar zaten o yapının içine çekilen oradan haklı ya da haksız kazanç elde eden çoğunluğa sahip olanlar. Şayet eğitim Legolar gibi her gelen iktidarın elinde şekilden şekle girmeseydi, istikrarlı bir biçimde insanlar sağlam ve yeterli eğitimi alabilselerdi, basın şeffaf olmasa dahi toplum bunu görebilecek ve tepki verecek düzeyde olurdu. Oysa onlarca yıldır eğitimsizleştirilmiş insanlar etnik, dini sorunlarla körüklenip, açlıkla terbiye edildi. Bu yüzden medyanın sunacağı tarafsız gerçekler dahi insanların bilgilenip tarafsız ve haklı seçimler yapmasını sağlamayacaktır, hele ki siyasi seçim yapacakları işe yarar alternatifleri yoksa!
            Kant’ın akılcılığına dayanan ideal bir demokrasi için daha eğitimli ve ekonomik refaha sahip bir ülke olabilmek gerekiyor her şeyden evvel. Şu anda var olan ekonomik rahatlık, daha öncesinde uzun süre yoksulluk çekmiş insanları yatıştıran göreli bir rahatlık, Onca zaman sonra bir parça nefes alabilen çoğunluk bu rahatı kaybetmemek uğruna bu değirmenin suyu nerden geliyor sorusunu es geçiyor yalnızca. Bu süreç senteze ulaştığı vakit ekonomi ve eğitim tüm toplumda eşit oranda beklentileri sağlayabilirse, işte ancak o gün demokrasiden, şeffaf bir medyadan ve olan bitenden haberdar olup onu analiz edebilen insanlardan söz edebiliriz.
            Tam da yukarıda bahsettiklerim sebebiyle ben anayasa ve basın kanunundaki maddelerden söz açmıyorum, çünkü üzerinde etki gösterip işe yarayacakları bir toplumun henüz var olduğunu düşünmüyorum ve zaten Schumpeterian bir demokrasinin de demokrasi olduğuna inanmıyorum.

24 Kasım 2011 Perşembe

bembeyaz

her şey çok beyaz. olması gerektiğinden fazla.

fazla ışığın insanı kör ettiğini hatırlatacak, kör edecek kadar beyaz.

dikkatini asla toplayamayacağın kadar aynı her şey, dikkatini bozacak tek bir şey olmamasına rağmen; öyle beyaz.

gözlerini yoracak, sulandıracak, karartacak kadar bembeyaz.

ölmüş olduğunu ve beyaz bir çöle düştüğünü düşündürecek kadar beyaz artık her şey.

duvarlar, yerler ve gök beyaz.

düşünceler ve hisler hiç var olmamışlar gibi beyaz.

ölmek isteyecek kadar.. beyaz.

22 Kasım 2011 Salı

...

Temmuz aylarında, kırkikindi şimşekleri çakarken uzak tepelerde balkonda oturup yazardım. Sonra kış bastırırken, dökülen kırmızı, sarı yaprakları izlemeyi sürdürerek cam önlerinde devam ettim yazmaya...

Hep bir hayalim vardı. Daima gitme hayalini kurduğum bir yabancı bir şehir ve duvarda o şehre ait posterler...

"Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da senin içine bakar" sözünün pratiğe dönüşmesine meyilli biriydim, ama yaza yaza sivrildim.
Ve hayal ede ede... Hayal ettiklerime ulaşınca son buldu sevincim. Ben de yaşamak için yenilerini seçtim.

Kış çok ağır: camdan bakınca yaprakları bedenini terkeden bir ağaç göremeyince.
Bu yüzden geçmiyor mutsuzluğum. bu yüzden hiç olmazsa bir posterim olsun duvarda gitme hayalini kurduğum istiyorum, ama öyle sardı ki dünyevi endişeler, beni ayakta tutan çocuk merakımı avcumda tutamıyorum...

Oysa bir hayali olmalı benim gibi terkedilmişlerin. Gitmek için hep hayal kurdukları bir uzak memleketleri, yazmak için avare vakitleri, yaslanıp kitap okuyacakları sıcak bir cam önü köşeleri...

17 Ekim 2011 Pazartesi

Libya'nın Direnişle İmtihanı

libya/misrata - arap baharı
        

        Arap Baharı'nın aldatıcı rüzgârıyla savrulan Libya'da asıl imtihan, direnişin kime ait olduğu sorusunda. Kaddafi'nin doğduğu toprak olan Sirte'yi daracık bir alana sıkışmış Kaddaficiler korumaya çalışırken, sığındıkları binalara bomba yağdıranlarsa yerlerini alıp iktidar olan eski direnişçiler.
        Oysa daha bir kaç ay önce şimdi direnenler hükümetti, yeni hükümet ise direnişçi...
Libya'da savaş iktidar ve petrol hırsı arasında yaşanırken her iki tarafa da aynı öfkeyle bakan Libyalılar bekliyor.
        Su, yiyecek ve ilaç yokluğunda, eğitim ve sağlık şartlarının hepten kötüleştiği bu ortamda, filler sadece petrol kuyularına ilk hortumu kimin salacağını tartışıyor. Dünyanın dört bir yanından insanlar Kaddafi'yi devirecek arap baharını twitter'da heyecanla desteklediği vakit, kimse "çöl"e bahar getirmenin ne kadar zor olacağını hesap etmek istememişti, şimdiyse demokrasi vaadiyle Ulusal Geçiş Konseyi'ni kuranlar kimseye gül bahçesi vaad etmediklerini belli ediyor.
       Muhalifler Libya'da aylar boyunca direnirken Kaddafi onları küçümseyerek "bir grup serseri" diyordu. Şimdi de Ulusal Geçiş Konseyi hükümeti, Kaddafi'nin direnişçileri için "bir grup işe yaramaz" diyor ve Kaddafi'yi bulmak için uçan kuşa bile ateş açıyor...
       Oysa direniş bayrağının kime geçeceği hala belirsiz. Zira hamile karısı ve çocukları için ilaç ve su bulamayan bir adam"Kaddafi daha iyiydi" diyor. Bir diğeri ise çalıştığı petrol şirketinden atıldığını söyleyip, birilerinin durmadan zenginleşirken, kendisi gibi olanların umudu kalmadığını ekliyor.
       Bu da Kaddafi'den farksız olmayan yeni yönetimin, -hele bir de ülkedeki petrole göz koymuş diğer ülkelerle bağları düşünüldüğü vakit- sivil halktan yeni bir direnişle karşılaşma ihtimaline işaret ediyor.
       Kısaca Arap Baharı Libya'da hiçbir şey değiştirmiyor.  Bu baharın rüzgarı sadece tozları savuruyor.

16 Ağustos 2011 Salı

FİDEL

Che Guevara & Fidel Castro
Kolomb Küba'yı da keşfedip yerliler tümüyle yok edildikten sonra adaya yerleşen İspanyollar ve onlarla köle olarak gelen Afrikalılar, Küba'da artık adanın yerlilerine ait olmayan başka bir tarih yazmaya başlamışlardı.
Sömürünün ve sınıf toplumunun 1400'lerin sonundan itibaren vurduğu bu küçük 'yeşil timsah' adası, yüzyıllar ilerledikçe bu kez yanı başında beliren dev bir coğrafyanın sahibi olan Amerika Birleşik Devletlerine kafa tutacaktı...

Küba, 1900'lerin başında İspanya-ABD arasında gidip gelen, anayasasına müdahale edilebilen bir ülkeyken 1959'da bugün artık bir efsane olan Fidel Castro, Batista diktatörlüğünü arkadaşı Che Guevera'nın da yardımıyla devirdi.

Küçücük bir ada devletini, kendisinden kat be kat büyük bir ülkeye karşı onurunu kaybetmeden koruyan Castro, bugün dünyanın dört bir tarafındaki birçok insan için gerçek bir efsane.

2006 yılında rahatsızlığı nedeniyle geçici olarak kardeşi Raul'e bırakan Castro, 2008 yılında görevini tamamen kardeşine devretmişti.

 
Fidel Castro

Küba devriminin unutulmayacak ismi Castro 13 ağustos'ta 85 yaşına girdi.

Kübalılar, kapitalizmin hala ölmesini beklediği liderlerinin 85. yaşı için sokaklara dökülüp kutlamalara katıldılar, dans edip şarkılar söylediler...

Latin Amerika liderleriyle sıkı ilişkiler içinde olan Küba devriminin lideri kendi doğum gününe katılmadı, ama kutlamasını Latin Amerika'nın bir başka büyük ismiyle, dostu Venezüela Devlet Başkanı Hugo Chavez'le birlikte yaptı.

Kanser olmasına rağmen ülkesi için dört elle çalışmaya devam eden Chavez, tedavi için gittiği Havana'da eski dostu Fidel'i doğum gününde yalnız bırakmadı.  

2006 yılında geçirdiği rahatsızlık ve ameliyatın ardından başta ABD olmak üzere bütük düşmanları bayram etmişti. Castro'nun ölmesi ihtimali üzerine kurulan senaryolara rağmen devrimin büyük ismi hala hayatta...

Zaten Kübalıların sevgisi, Castro ölse bile Fidelizmin bâki kalacağını kanıtlıyor...

19 Temmuz 2011 Salı

Hac Yolları

camino de santiago yolu haritası
Seven Years in Tibet filminde söylendiği üzere, Tibetlilerin yolculuklara dair inandıkları bir şey vardır; yapılan uzun yolculuklarda yolcular günahlarından arınır, yol ne kadar uzun ve zahmetliyse o kadar arınılır.

Tek başına çıkılmayan yollarda bile, yalnız başına düşünür insan yürüdükçe, sürdükçe. Güneşin altında ya da karın ortasında yürürken ve hissederken ağrıyı, tükenen gücü ve nefesi dirayet bir o kadar artar, ve nihayete erdiğinde beden, ruh ârileşmiştir ve alçakgönüllü bir teslimiyete kapılır. Bu yüzden yürüdüğümüz tüm yollar Hac Yolları'dır. Ada'nın etrafında dolaşıp Aya Yorgi'ye çıkan patika yol da, Pireneler'den başlayıp Santiago de Compostela'ya uzanan o uzun yol da...

Yürüdüğümüz her Hac Yolu'nun ardından temizlenmiş ruhumuzla varırız son karara, lakin ademoğulları ve kızları öyle yenik ki kirlenmeye, Sokrates'in adaletinin gereğini yerine getiremiyoruz binlerce yıldır. Yani adil olmanın; verilen kararın ve sözün arkasında durmak olduğu düstûruna karşı geliyoruz her zaman olduğu gibi inatla; ve itiraz ediyoruz ağızlarımızdan semâya yükselip ardından ayaklarımız altına alıp çiğnediğimiz kendi kelimelerimize.

Ve sonra yine bir yol gerekiyor arındırmak için günahkâr ruhlarımızı. Yeni bir yol, yeni bir mâbed, yeni bir çile. İşte bu yüzden hiç bitmiyor yolumuz ve hayat insanın kendi içine aldığı bir yola dönüşüyor; tek başına ve nihayate vardıramadığı, çünkü hata yaptıkça yeni bir yol bulmak, o yolu yürümek istiyor, kendimizi affetmemizi sağlayacak eziyeti, ceza olarak kendimize ödetmek ateşiyle yanıyoruz. Bu kez tamam dedikçe, daha çok yanlışa koşarken, daha da bilgeleşeceğimizi sandığımız bir yolculuğa çıkıyor ve yine mağlup oluyoruz.

Bundandır Hac Yolları'nda pervane gibi uçuşmamız, yaşlı gözler ve sızlayan adımlarla kendi içimize tekrar tekrar yol almamız...

14 Temmuz 2011 Perşembe

"TIME NEVER DIES"

“Before the Rain filminin savaş muhabiri olan baş karakteri
                                                                  Alexander Kirkov’a…”

Yağmurdan Önce filmindeki gibi belki üçe bölerek anlatmalı olası bir gazetecinin hayatını.
Henüz beş yaşında yönümü çizen üç şey girdi hayatıma. Tek kanal yayın gösteren televizyon, o kanalda geceleri yataktan kalkıp izlediğim ve dinlediğim klasik müzik konserleri ve bir daktilo, beyaz tuşları olan.
Beş yaşındaki diğer çocuklar nasıl hayal kurarlardı hatırlayamıyorum, hatıralarımı dolduran en önemli şeyler bu üç çizgi üzerinden gitti 23 yaşıma değin, hiç değişmeden. Önce anne-babam uyuyunca yataktan süzülüp televizyonu açmayı alışkanlık edindim, iyice kıstığım sesi duyabilmek için dibine girip SABA marka makinenin, yayın İstiklâl Marşı eşliğinde kapanana dek konserleri huşu içinde dinlemek için. Bir süre sonra gündüz izlemekte olduğum belgeseller ve haberlerden büyük bir keşifte bulundum, dünya benim sandığım kadar küçük değildi ve bunu fark ettiğim anda gezgin olmam gerektiğini ve gördüklerimi tıpkı ekrandaki o insanlar gibi birilerine göstermek istediğimi anladım. Beş yaşında artık kâşif olabileceğinden emin bir çocuk olarak bir gece annemin küçük sarı valizini doldurup atkımı burnuma kadar sardıktan sonra herkesin yatmasını bekleyip ardımda sürüklediğim çantamla bahçeden dünyaya açılan yolu tutmuştum… Ta ki o aralar bize tatile gelmiş olan büyük kuzenim, yollara düşmüş küçük bedenimin ardında sürüklenen sapsarı valizi görene dek! Eve dönüşüm benim için çok acı vericiydi, ama çok kararlıydım, gitmem gereken ülkelerin isimlerini ezberliyor, şehirleri biliyordum ve o sarı valizi annem boşalttıkça, her gece yeniden doldurup kaçmanın değişik yollarını deniyordum. Kuzenim anneme şu soruyu sormuş o vakit: “Hala, ya gerçekten kaçarsa bir gün, nasıl küçük çocuk bu hiç vazgeçmiyor, unutmak bilmiyor!” Annemin meşhur yanıtıysa olacakları gören bir duyarlılığa sahipti: “Nereye kadar gidebilir, gidebileceği en uzak yer bahçenin sonundaki merdivenler, henüz kalacağı çadırda tuvalet olmadığını bile bilmiyor! Şimdi kaçamayacak, ama anlaşılan o ki bir gün gerçekten dünyayı dolaşacak, hem de ardına bile bakmadan…”
Son kaçış denemem bir bahar gecesi TRT’deki Beethoven konserinin ardından geldi. Bu kez yine sarı olan ayı kafalı sırt çantama şimdilerde adı “püskevit” olan bisküvilerden koyup, çorap ve kıyafet sokuşturarak kaçmayı denedim. Sakladıkları yerden bir dedektif gibi bulup çıkardığım anahtarlarla kapıları açtım ve arkamdan bahçeye fırlayan babam beni bir paket gibi kaldırıp eve geri soktu. Artık umutsuzdum, ben de ilk hayalim olan piyanoya geri döndüm. Onlara tek şartla kaçmayacağımı söyleyen bir anlaşma teklif ettim! “Bana piyano alın, ben de piyanist olayım, o zaman param olur yine dünyayı dolaşırım!” “Bakarız.” Dendi. Ne mümkün öyle bir şey. Zaten yaşadığımız yer küçücük bir şehir, zaten babamız bir işçi Demir-Çelik Fabrikası’nda ter döken. Ben o hayalle okuma yazma bilmeden devam ettim Arapçaya benzer harflerden örülü notalarımla beste yapmaya, bir gün çalabilmek umuduyla piyanomda, ama o piyano hiç gelemedi. Gözümde yaş “Bari okula gönderin beni diyordum, götürdüler: “Daha altı bile olamamışsın, çantanı taşıyamazsın, sen birazcık daha büyü de gel, olmaz mı?” dedi Müdür ve ben başım önde geri döndüm biçare yine.
İşte tam o sıralarda, bir akşam babam elinde büyük beyaz bir kutuyla girdi eve. Öylece bakıyordum, masaya bıraktı. “Gel bak sana ne göstereceğim!” dedi, sakince çıkıp oturdum dedemden kalma dev ceviz sandalyelerden birine. Kutu açıldı ve içinden bembeyaz tuşları olan, Alman markası bir daktilo çıktı. O an sandım ki dünya benim oldu. Okuma-yazmam yoktu evet, ama öğrenecektim muhakkak! O geceden sonra hep yazdım! Bilmeden yazmaya devam ettim, annemin okuduğu hikâye kitaplarından ezberlediğim cümleleri sanki yazabiliyormuş gibi, söyleyerek o güzel beyaz tuşlara vurmaya devam ettim! Kimi zaman yoruldular klavye sesinden, oysa ben bir piyanonun tuşları gibi seviyordum daktilomun tuşlarını ve sanki dünyayı dolaşmış gibi oraya yazdığıma inanıyordum, görmediğim sokak adlarını… Çok defa üzerinde “lehsrjhgfgrhgıs şjdlajfgr poorerhmscsd” yazılı uzun harf dizilerini anneme, “Ayşegül Hindistan’da öyle çok dolaştı ki, karnı acıkmıştı!” diye okuyordum ya da “Mozart kadar güzel çalıyordu artık Ayşegül!” diye! Tuhaf şey henüz altı yaşıma ulaşmadan, Gürer Aykal’ı tanıyor, Portekiz’in yerini biliyordum.
Sonra bir gün ben artık ilkokulda çanta taşıyabilecek kadar büyümüşken, ekranda hiç unutamadığım bir şeyi gördüm: Srebrenica’da yaşananları. Dakikalarca ekrana baktığımı hatırlıyorum ve konuşurken ağlayan o kadın muhabiri. Yine gitmek istedim, ama bu kez oraya; tüm o acıya tanık olmaya, tüm o acının sesini dünyaya duyurmaya… Hâlâ bir çocuktum, ama tarifsiz bir arzuyla orada olmayı istiyordum.
O gün içimde bir şey uyandı ve sanırım o şey,


”gazeteci olmak”tı.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

fırtına sonrası yangın


Acıyla gelen korkular öfkeye dönüşüyor arada. Ateşten bir savaşçı gibi elimdeki aleve bulanmış kamçıyla vuruyorum inatla suyun sırtına ki yansın, buharlaşsın değdiği yer kamçının. Oysa yanıyorum, ben ateşler içinde acıyla yanarken o su affedici bir tanrısal nefes gibi kabarıp beni sarsın, söndürsün yangını ve yüreğimde tükenmekteki o kutsal suya karışsın istiyorum...

İçimde durulan suyu sardıkça etrafımdaki ateş öfkem ayaklanıyor, ki Şeytandan gelir öfke ve ateşten icad olunmuştur, ve ateşi ancak su uyutur, bu yüzdendir susamışlığım, "kerem gibi yana yana"* denize, beni içine alacak derin maviye uzanışım...

Çünkü durulurum ben, iki başlılıktır beni delirten. Ateşle suyu aynı bedende barındırdıkça dumanlar yükselir kalbimden. Oysa dindikçe yangınım, yükseldikçe içimdeki su, uysallaşır bu kez küçük bir akarsuyun kaynağınca akarım...

Ben ki bir zaman suları dalgalanmış, fırtınalara kapılmış bir denize söylemiştim bu sözleri, ki durulsun kasırgası ve ateşimde ısınsın buz kesilmiş soğuk bedeni...

"nerede olursan ol, hazinen kendi kalbindir… korkun, acın, öfken, neşen, aşkın, umudun onun içindedir ve sen hangisine ihtiyaç duyarsan kalbin ona seslenir… kötü duyguları çağırmasına izin verme, kalbindeki umudu beslemek için iyi bir korsan gibi hep neşeyi, ümidi ve aşkı barındıran topraklara doğru sür gemini… mutlaka seninle kendi hazinesini paylaşmayı bekleyen bir dost ya da bir sevgili yolunu gözlüyordur…"

Bir vakit, nasıl o dalgalar boyumuzu aşarken benim ateşim sönmeden direndiysem fırtınaya, şimdi o dinmiş deniz buharlaşmadan dayansın istiyorum bende büyüyen yangına ve nasıl ısıttıysam ben onu keskin soğuklarda, diliyorum ki bugün o nefes olsun beni yakan sıcağa...


-* "Kerem Gibi" şiirinden - Nazım Hikmet Ran


5 Temmuz 2011 Salı

Rüzgâr Çamları

Hiç gece ormanda kaldınız mı?
Benim çocukluk rüyamdı ormanda kalmak, ağaçların altında, zifiri karanlıkta uyumak... Bir kez kaldım gece ormanda, su kenarında, dev gövdeli, yeşil geniş yapraklı ağaçların altında, üstelik yağmur çiselerken... Karanlıkta fenerle dolaştım, yemek yedim, şarap içtim, uyudum çadıra düşen yağmur damlalarının sesiyle, yanımda başka bir nefesle...

Bir diğerindeyse kalmadım, ama daha da ıssız bir çam ormanından geçtim, yazın en güzel gecelerinden birinde... Havada ılık bir çam kokusu, gökte alabildiğine yıldız yağmuru ve deniz adanın ayakları dibinde, serin ve koyu bir mavi karanlığın içinde... Yüreğine sızdım ormanın, derinine girdim karanlıkta, en gizine... Yanımda tek bir ışık yoktu gökte yolumu aydınlatan aydan ve yıldızlardan başka... Benim mâhremim karıştı ormanınkine...

Öyle buğulu, öyle ağulu bir düş ki gece ormana karışmak, öpmek ağaçları ve göğün seni içine alması şimdi duramazsın olduğun yerde. Alıp başını ormana gitmek, o ılık çam kokusunu ölesiye içine çekmek, rüzgârla sallanan güçlü dalların seslerine kulak vermek, irkilmek, taşmak istersin bedeninin kabından, kalıbından... Şimdi ben neler vermezdim, alıp başımı karışmak için bir patika yoluna, neler vermezdim, kaybolmak uğruna ormanın kuytusunda..

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Ümit Yaşar'ın Kaleminden, Arkan'ın Dilinden..



Bir deli rüzgâr eser, akşam vakti, denizlerden
Alır başını gider, uzayan sularda, bir tekne…
Şimdi ben nasılım, şimdi ben nerdeyim, şimdi ben
Kâğıttan güller yapıyorum, beni bekleme!
Al bir bulut gelir yavaştan, çöker gözlerime
En güzel şarkılar bitti artık, en eski ve en
Uzun yalnızlıkların ortasında ucuz bir gece:
Tâ içimde işleyen bir yara gibi, sonra sen
Yine mavi deniz, yine o korkulu düş, sevmek yine
En kuytu ümitlerimiz, ayaklar altında ezilen
Oralarda bir yerde, büyür karanlığım, alabildiğine…
Al mavilerini git, ben bu denizi batıracağım hemen!
Ama yok, sularım aydınlanır belki dur gitme!
Arınırdım, ışırdım, bana bir şarkı söylesen.

-Ümit Yaşar Oğuzcan-

28 Haziran 2011 Salı

o sabah

Gördüğüm en yüksek ev tavanıydı, altı metre yüksekliğinde; ahşap oymaları olan... Eski, demir oymalı, siyah bir karyola ve bembeyaz örtüler ahşap tavanın altında... Ve boydan boya pencereler... Alabildiğine günışığına kucak açan.

Gözümü açtığımda, üzerine uzandığım kola ve parmak uçlarının değdiği yere baktım, antika, çevirmeli telefonun avizesine ve yanı başında duran güzel baş ucu lambasına takıldı gözlerim, bir de yere uzanan o güzel beyaz dantelaya... O an aklıma hayli zaman evvel yazdığım bir paragraf geldi:

"kendimi bildim bileli huzursuzdur ruhum.. zihnim karışık, duygularım bulanıktır. bundandır sükûneti evlerde aramam... kendi bedenimin kabına, kalıbına sığamadığımda, yattığım yerde uyuyamadığımda, sokaklara dolamadığımda: evde olmak isterim.. evimde olmak...

yüksek tavanlar düşlerim, beyaz duvarlar, güneş ışığıyla yıkanmış zeminler üzerindeki uzun bir masanın etrafında dolaşan minicik ayaklar... gözlerimi kapar, uzun camların önünde düşlerim kendimi.. o camları örten ince tüllerin ikindi meltemiyle havalanıp beni sarmaladığını, burnuma gelen serin deniz kokusunu, düşmekte olan akşam güneşinin ışığını düşlerim... ait olmak.. bir eve.. bir adama.. bir hayale... işte ezelden beri huzursuzlukla kıvranan hırçın ruhum, bunu düşler yorulduğunda... hiçbir yere, hiç kimseye ait hissedemeyen ben, tüm hoyratlığıma inat ait olmak isterim bazen..."


İlk kez ömrümde o sabah yanıldığımı farkettim. Daha önce hiç gerçekten ait olduğumu hissetmemiştim. Ne bir fikre, ne bir eve, ne de bir adama; bağlandığımı hissettim, ama aidiyet başka bir şeydi... Ben, ilk kez o sabah bambaşka bir yerde, yüksek tavanların ve beyaz örtülerin altında, uzun pencerelerden sızan ışıkta birine, bir hayale ve onun sevgisine ait olduğumu hissettim ruhumun en derinine değin... Açık pencerelerden dolan kuş seslerine karışan uykudaki nefesi dinledim, her güne o nefesle uyanmak istediğimi farkettim... O odada ve o evde eksik olan tek şeyin sevdiğimiz uzun masalardan biri ve etrafında koşan minik ayaklar olduğunu düşündüm dinledikçe soluğunun sıcak sesini, dönüp yüzünü izledim. O yüz ki, ilk görüşümde gülüşüyle içime karışan heyecanın müsebbibi, uyurken çocuklaşan dudak kıvrımlarının mabedi ve gecelerce uykuda izlemeye doyamayacağım ifadenin sahibi... Düşündüm: Uyurken nefesini beklediğin, öksürünce ürperip telaşa geldiğin insan ya çocuğundur, ya da çocuk yapmak istediğin adam...

Nasıl da sevdiğimi farkettim. Hiç olmadığı kadar...

27 Haziran 2011 Pazartesi

Ben, Bugün.



içimi çok acıtan her şey bana savaş muhabiri olup acının ve çaresizliğin içine gitme, parçası olma isteği verdi.. bu tıpkı, düşünmekten kurtulamadığın kötü bir şeyi unutmak için tırnağını parmağına batırarak zihnini ordaki acıya yönlendirmek gibi..çünkü düşünceyle gelen tüm ruhsal acılar benzer iki yolla unutulur; boyutları farklı olsa da. ya başka bir mutluluk, ya başka daha büyük bir acıyla. Ben ikinciyi seçtim.

Unuttuğumu sandığım anda önüme çıkan, ruhuma bir karartı gibi çöreklenip, yüreğimi mengeneye alan her şey beni kaçmaya itti. Arkamı dönüp gitmeye, üstelik daha çok acıtacak bir yere, bir başkasının acısını görmeye, çünkü başka birinin acısı sizi çaresiz bırakır üstelik masumsa ve çaresizlikten daha koyu bir ızdırap yoktur gökkubbenin altında. Çekilebilecek daha büyük bir acı kalmamışsa eğer, canınız artık yanmaz. İşte tüm bu sonsuz acıyı dindirmek için ölümün içine yürümek en eşsiz çaredir.

Bugün bu şarkıyı belki bininci kez dinlerken her bir sözünü ve ritmini kalbimden damarlarıma hücum eden bir zehir gibi dinliyorum, hissediyorum iliklerime değin. Bugün, ben, önüme çıkan, bana mutluluğun kısa vadeli ve güvenilmez olduğunu hatırlatan her şeye sırtımı dönüp gitmek istiyorum. Çocukluğumdan beri beynimi ele geçirmiş olan savaşın, vahşi olan doğanın, karanlığın içine koşma isteğime boyun eğiyor, kalmayı değil, kaçmayı seçiyorum. Biliyorum ki araftayım. Biliyorum ki burası yanılgıların savaş yeri, kalplerimiz ve ruhlarımız paramparça. Oysa savaş ve ölüm korkusu ormanda ya da denizin ortasında kalakaldığında fırtınanın içinde bir dinginlik yaratır. Çaresizliğin verdiği ilk karmaşa ve korku diner yavaş yavaş ve kabulleniş gelir. Huzur artık içindedir.

Ben, bugün. Kendimi incittim. Acıya sarıldım. Bir yol bulabilirdim. Bulmak yerine gitmeyi seçtim.

17 Haziran 2011 Cuma

Kırk İkindi Yağmurları


Vincent Van Gogh - St. Remy

Bozkır çocuğu değilseniz, yani hep deniz kenarı kentlerin, sahilboylarının büyüttüğü memleketlerin çocuklarıysanız, bozkır sevilmez, denizsiz yaşanmaz sanıp yanılırsınız...

Oysa ancak bozkırın ateşinde kavrulup Kırk gün boyu ikindi yağmurlarıyla ıslananlar bilir, boz tarlalardaki filizleri yeşerten bereketi, o bereket ki boyumuz kadar yeşil ekin olur, lacivert bulutlar üzerine serperken rüzgârı arkasına almış yağmurları, o boyumuzca buğdaylar salınır nazlı nazlı... lacivert bir gökle, yeşil bir yeryüzü sarmaş dolaş olur ancak o vakitler, tıpkı bir Van Gogh tablosunun anlattığı gibi...

Kırk gün sürer o yağmurlar, o uzun günler boyu önce güneş öper alnından toprağın, sonra akşam vakti ansızın koyulaşan gök akıtır aynı toprağın bağrına bereketini, ki döl versin toprak ana, gök tanrının hükümranlığına...

Şimşeklerin ve gök gürültülerinin sağanağında insanoğulları ve kızları ancak aczlerini saklamak için inşa ettikleri evlere sığışır, toprak ve göğün birleştiği o kırk ikindi boyunca.

Ve ardından o kırk günün, gök tanrı durulur, toprak ana dinlenip büyütmeye başlar meyvelerini... Güneşin yaktığı o bozkırlar artık sapsarı buğday denizlerine dönüşür... 
Bir sonraki bahara dek. 

Kırk İkindi Yağmurları

aşk geldi sonra
-o en güzel yazgımız-
bütün yasakları çiğneyerek
sen geldin
ten ateşe dönüştü
sabahlara kadar seviştik

aynı nehrin yatağında iki çakıldık
alnımızda kırkikindi yağmurları öpüşür
pul pul dökülürdü yıldızlar
ne varsa günlerin sofrasında
başdaş kurup bölüşürdük

sonra gittin
yarım kaldı türkümüz
paslı bir maviye boğdun
gözlerin renginde bir sevinci
gittin yollar girdi araya
duvarlar teller girdi
kırkikindi yağmurları yok artık
bozuldu bağlar

unutulur derlerse de inanma
en umulmadık yerde
bazı bir şiirin orta yerinde
göz göze geliyoruz ellerin ellerimde

şimdi uzun ağrılı ve gergin
uyku tutmaz gecelerde ayrılığın sazıyım
bir türküyü çoğaltıyorum
adına ve yarasına güvenen bir sızıyım

-a. hicri izgören-

16 Haziran 2011 Perşembe

Eşik

11 Haziran 2011 Cumartesi

Bir DrifterPoet Şiiri

yağmur birikintilerine ebru yapıyorum\gözyaşlarıma
belki de kaderimin en güzel sudan sebebisin

ki sular kadar güzelsin -suların üstündesin
şimdi kağıda çekiyorum seni incecik

ah, bir köşesine yazmak isterdim ama
suyun kuvveti kaldıramaz güzelliğini!
--------------------------------------------------------------------------------------------------

Yıldırım'ın (soyadını bilemesem de henüz) http://drifterpoet.blogspot.com/ adresli blogunda paylaştığı ve sanıyorum hemen hepsi edebiyat dergilerinde yayınlanmış (Varlık gibi!) şiirleri her okuduğumda beni çok etkiliyor.. Mayna mesela... S/ayıklamalar ya da... ama şu yukarıda paylaştığım muhteşem dizeler beni gerçekten çok etkiledi... Çok daha basit cümlelerle, çok daha kısa bu şiiri belki diğerlerine nazaran, lakin o kapalı kutu erkek neslinin içinden sızan ışık huzmesi gibi akıttığı cümleler var ya bazen kadınlar için, tıpkı Cemal Süreya'nınkiler gibi, bu işte öyle bir şiir benim için...

Okudukça okutan, okundukça anlamlanan güzeller güzeli bir şiir...

Yazdığım bu yazı bir kadının içini kelimelerle bunca güzel döken bir erkek şaire
teşekkürü olsun...

Gözyaşı dökerek...



Çiğdem Erken'in çıkması merakla beklenen Kız Kafası albümü sonunda çıktı ve ben bugün dinledim...

Bir şarkı var ki içinde "Ölürsen haber ver" diye... Belki içinde 2.40. saniyede başlayan, o sözleri insanı delip geçen Selçuk Yöntem'in dilinden dökülen şiir olmasa bu kadar zihnimi ele geçirmezdi parça, ama beni darma duman etti...

Bana beni öldür affedene dek, sonra bir gün yeniden dirilt diyen; sesini, nefesini özlediğim ama bir türlü affedemediğim adam, seni öldüremiyorum, ama ölürsen eğer haber ver...

öldümse yüreğinde ben artık / oldukça ölüyüm demek
öldümse belleğinde dönenceleri seçemeyerek
demek ki öldürmüşsün sen beni melek / göz yası dökerek

ama öldüysem nolur haber ver / sana söz vermiştim haber vermem gerek
öldümse kucağında uzaktan sevilerek / öldümse yatağında hınçla sevişerek
öldürmüşsün beni çok severek / benzersiz şişme bebek

ama öldüysem ne olur haber ver / sözümde durmam gerek
haberi yine ben vereyim sana / bilirim en çok sen düşkünsün bana
sevgiden öldürerek

10 Haziran 2011 Cuma

kaybolmak

yeşilköy sahili - 06.06.2010
Kayboldum.

Beş yaşında bir kaşif olmaya karar verip küçük sarı bir valizle evden kaçmaya karar verdiğim günden beri hep kaybolmak istedim, ama yollarda... çünkü yolda kaybolmak, evrene karışmak gibi.. kendi ruhunda kaybolmak, yeni bir atmosfer keşfedip nefes almayı yeniden öğrenmek gibi...

Şimdi, kayboldum.

Ama yanlış yerde. Yollar değil kaybolduğum yer. Bir adamın yüz çizgilerinde ve teninde. Başka bir atmosfere hapsoldum, nefes alamıyorum. O sundukça bana, içime çekmem için bir nefeslik daha ikliminden, ben alışmak yerine daha da sarhoş oluyorum... kayboluyorum... gitmek istiyorum... gidemiyorum.

Duruyoruz yan yana üzerinde kuru otların bittiği kumsalda, vakit akşam vakti, gün batmakta ve "pamuk renkli bir bulut" akıyor ufukta, kızarmış yanakları alaya dönen aşık bir genç kadın gibi ve denizin kokusu ve rüzgâr göğsümüze vuruyor biz yan yana susup anı ve kendimizi dinlerken... O bir anı çalıyoruz hayattan, kısacık tarihimize dolan onlarca eşsiz ana ekliyoruz, bizi uçurum kenarlarında dolaştıran o tek hataya rağmen...

Sonra gün geceye dönüyor, biz bir kez daha yarimiz haziran akşamına sarılıp kilisenin dibindeki bir masada Yeşilköy'ün o kadim kimliksiz, ruhani ışığına baş eğip kaldırıyoruz kadehlerimizi bu kez bizi her şeye rağmen birleştiren hayata...

Ve..
Adam, "İyi ki sevdim seni kadın..." diyor ve kadın bakıp gözlerine adamın sessiz bir tebessümle içinden hiç dile dökmeden "iyi ki sevdim seni..." diyor...

Kendimi bulduğum bir an oluyor gülüşünde...

Sonra yine kayboluyorum, gözlerinde -yollar hariç değil.-

3 Haziran 2011 Cuma

Başka Türlü Bir Şey Benim İstediğim



Bugün uyandım... Açık pencerelerden güneş ve rüzgâr tülleri havalandırarak düşürdü hûzmelerini yüzüme, ellerime... Bugün uyandım... Kendime yeni bir ömür diledim; sanki daha bu sabah doğmuşçasına yeni, tertemiz, kirletilememiş taze bir yaşam istedim...

Bugün uyandım... ve anladım: Başka türlü bir şey, benim istediğim...

Baharda badem ağaçları ve erikler ilk çiçek verdiğinde havaya dolan taze koku gibi, ılık ve durgun, kuş sesinden başka sesin olmadığı bir iklim gibi... hatırlamanın değil, unutmanın hafifliğine sahip yüksüz bir ruh gibi... Huzura el değecek bir tek kötü elin barınmadığı ıssız bir köy gibi...

Başka türlü bir şey... şimdikinden farklı... şimdikinden güzel... ve temiz alabildiğine... ve yalansız...

ve annenin çocuğunu sevdiği gibi karşılıksız...

Metaforlarla İkonlaşan Bir Katil: Arkan

Arkan ve Kaplanları
        Arkan söz konusu olduğunda sayılamayacak kadar teşbih, metafor ve metonomi bulmak mümkün; çünkü o ikonlaşan bir katil. Sırp Kasabı diye anılan Zeljko Raznatovic yani kod adıyla Arkan, bir döneme damgasını vuran, korku saçan ve kitleleri öldüren bir katildi. Öyle çok lakapla anıldı ki, radikal milliyetçi hayranları da vardı, öldürülüşünü dünyanın bir canavardan kurtuluşu olarak gören mağdurları da… Sırbistan’da kimilerine göre halk kahramanı, kimilerine göre kara lekeydi. Kumarhane zengini olan ve disco-hotel kralı denilen bir derin devlet kuklası olarak da bilindi, mavi sakal da dendi, çocuksu yüz hatları yüzünden bebek yüzlü katil de. Kendini kaplan simgesiyle gösteren Arkan hiç kuşkusuz bebek yüzlü bir -bebek katiliydi.-
            Onu ikonlaştıran bu fotoğraf Ron Haviv tarafından çekilmiş, ardından Haviv, Arkan tarafından tehditlere maruz kalmış ve kaçmıştı. Kendini ve bir sırp futbol takımının fanatik, holigan taraftarlarından devşirdiği askerlerini, kaplan olarak tanımlayan Arkan, bu fotoğrafta yavru bir kaplanı ensesinden yakalamış, arkasına askerlerini almış vaziyette duruyor. Charles Sanders Pierce’ın çalışmalarına binaen: benzeyen Arkan ve adamları, benzetilenin kaplan olduğu bu resim ve takım adı olan (Arkan’ın Kaplanları) Kaplan artık onları temsil eden bir simgeye dönüşmüş durumda.
            Kendini ve adamlarını kaplan gibi yırtıcı ve güçlü gören Arkan sevenleri tarafından da bu metaforla benimsendi. Üstelik kaplan figürü sadece bir metafor değil, aynı zamanda bir metanomi de içermekte. Zira o dönemi bilen ya da Arkan’ın gölgesinde bir dönem yaşamış her Balkan insanı Kaplanlar geliyor dendiğinde kastedileni hemen anlayabilir ve Arkan’la ilişkisini kurabilirdi, bugün hala Balkanlarda yaşananlar konuşulurken Kaplanlar sözü geçtiğinde konuyu bilen biri kastedilenin Arkan ve askerleri olduğunu anlayacaktır.
            Kendi içindeki hikayesiyle kaplan metaforunu, aynı zamanda metanomi olarak sunabilen ve bugün artık ikonlaşmış fotoğraflar arasında anılan bu Haviv fotoğrafı, bir dönemin zulmünün nasıl özgüvenle sergilendiğinin de resmidir.

22 Mayıs 2011 Pazar

Ateş ve Su

fotoğraf: Ayşegül Tabak

Ateşin ve suyun buluştuğu yerdeyiz şimdi...
Ya su ateşi söndürecekti ya da ateş suyu buhara çevirecekti...

Oysa şimdi hayretle, ateşin suyun üzerinde dans eder gibi nasıl yandığını ve berrak suyun içinde ışıktan yansımalar yarattığını izliyoruz...

Doğudan doğmaya başlayan, gün batana dek derin mavi ve turkuaz denize ışığını veren Güneş, geceleri ışığını aydan yansıtarak yakamozlar düşürüyor denize... kayan yıldızların tozlarını yağdırıyor üzerine ve deniz öyle sahiplenici ki ışığı hapsediyor derinlerine...

Ağaçların, denizin, rüzgarın ve ışığın birlikte nefes aldığı bir an yaratıyoruz şimdi...
Ateşi, suyu ve toprağı harmanlıyoruz...
Altından bir çağ başlatıyoruz!

11 Mayıs 2011 Çarşamba

ışık perisi


fotoğraf: Kerem Yalkın

Uykudan fırlıyorum telefona düşen bir mesaj sesiyle sabaha varmaya çalışırken gece... Kocaman bir gülümsemeyle okuyorum, karanlığı aydınlığa boğan sözlerini.. "Işık Perim.." diyor bana, ışıldıyorum o anda sanki bin güneş doğmuş gibi etrafımda!

Hûzmelerimi süzüp ağaçların, bulutların ardından binlerce kilometre öteye gönderiyorum, onu aydınlatsın, ışısın yüreği diye... boşlukları ışıkla dolsun, ışıkla yıkansın kalbinin ve ruhunun kuytuları diye...

Nigel Kennedy'i dinliyorum senden kilometrelerce uzakta seni düşünüp diyor ve ben uykuya Nigel'ı dinlerken onu düşünerek dalmış oluyorum daha birkaç saat evvel... İçine çek diyorum havasını, kokusunu oranın, öyle bir çek ki içine ben buradan hissedeyim! Oysa o "seninle çekemedikten sonra buradaki havayı içime..." diyor... Dön diyorum bir an önce, dön de birlikte soluyalım İstanbul'u yine!

Sonra Aziz Nesin'in "Yokluğundaki Sen"i geliyor hatrıma...

"Yine yalnız değilim her zamanki gibi
Bu Uzakdoğu gecesinde yokluğunlayım

Aramızda yirmibeşbin kilometre
Sen kıştasın ben yazdayım
Sen bir yarısında dünyanın
Ben öte yarısındayım
Yine de bırakmıyor ellerimi yokluğun
Daha da bir gönlümcesin
Varlığından bin kat güzel
O yalımsal çıplaklığın yalaz yalaz
Ve en gizlerden konuşurken ellerin
İçimden gelmiyor mektup yazmak demeden
Sevişiyoruz yirmibeşbin kilometreden"

Öyle alışmışım ki sözlerine, özlüyorum... ama öyle huzur dolu, öyle içten ki her şey nerede olursa olsun kalbi, hazinesidir onun biliyorum ve biliyorum o hazinenin içinde onunla olduğumu... Yüzümde güller açarak, yüreğime sızan ışıkla yeniden uykunun kollarına dönüyorum...

4 Mayıs 2011 Çarşamba

iki yolcu

"...yolları bilen ve bildiği yolları gösteren mavinin her tonuna bürünmüş zaman yolcusuna... sevgi ve teşekkürle..."


Legends of the Fall filminin müziklerini listeme baş tacı yapıp arkama yaslandım, son zamanlarda rastladığım dile getirilmiş en güzel betimlemeleri düşündüm. Kendini arama, bulma, dönüştürme yollarında yalnızlığın o eşsiz öğreticiliğine sığınarak mekanlar değiştiren, seyahatler hayal eden iki seyyahın karşılaşmasından doğan, birbirlerine kendi içsel hikayelerini anlatırken kullandıkları kelimelerden bir araya gelen betimlemeler bunlar...

İki zaman yolcusu elbette "yol"dan söz eder, yol almaktan... mesafelerden değil, ama uzaklardan bahseder... kendi içlerinde yol almaktan, zaman içinde yol almaktan, insanların ruhunda ve kalbinde yola çıkmaktan... uzaklardan söz eder bu yolcular: ama yedikleri, içtikleri değildir betimledikleri... onlar renkleri anlatırlar birbirlerine, kokuyu, havayı, sesi.. Rüzgârı ve ışığın hüzünle süzülmesini...
Hüznü severler, ama neşeyi ve umudu saklamazlar derine, acıyı kabullenip unutur yerine onlara huzuru verecek sesi koyarlar yüreklerinden gelen..

Karşılaştıkları yolda zaman yolcularından biri, henüz yolun başında Santiago Yolu'na çıkmak isteyen diğerine şunları söyledi: "Güzel bir yüregin var, ona güzel bir renk seç ve olmasını istediğin renge boya. Benim rengim turkuaz; sığ kumsal ile derin mavi arasındayım. Dalgaların ve akışın şekline göre renk degiştiriyorum. Bu gercekten benim, bu gezide bunu keşfettim... Sen de mutlaka bulacaksın..."

Ve diğeri ona: "Benim rengimi bahşeden bir zaman ve mekan var zihnimde beni anlatan: Gün batmadan bir süre evvel uzun ve sık ağaç gövdelerinin olduğu bazı çam ormanlarında ışığın ancak süzülerek yere ulaştığı zamanlar vardır ya hani... O yerde ve günün o vaktinde koyu yeşille, kahve ağaç gövdelerinin içine bal gibi akarak süzülen, gün rengi ışık hûzmeleri... işte o benim rengim..." diye cevap verdi
Sonra yollarda daha çok vakit geçirmiş, günün tüm zamanlarını, ormanların her çeşidini görmüş ilk yolcu: "Çok güzel bir zaman dilimi, o hûzmelerle zeminde oluşan geçişler, ışığın dokusu, havanın akışı, esasında senin bahsettigin tonlar doğanın ruhunun ortaya cıktığı, gecenin karanlık ile üzerini örtmeden önce gözlere ve gönüllere masal okuduğu an... Çok güzel bir renk seçmişsin... Rengin de senin gibi derin." ..dedi.

Bir süre daha sessizliği ve yolu paylaşan bu yolcular, ikiye ayrılan patikanın sonunda ayrı yönlere doğru yönelirken, büyük olanı, henüz çok genç olan yolcuya hüzün ve bilgelikle veda ederken, küçük ona dönüp: "Dibi ışıldayan sığ kumsaldaki turkuazın ve açıldıkça insanı saran derin mavin bana çok güzel şeyler kattı... benim hüzmelerin de umarım ruhunun kuytuda kalan yerlerine ışık olabilmiştir.. Hoşçakal!" diye seslendi ve ikisi de doğanın kendi masalını anlattığı, ve güneşin altın tozu akıttığı o anda kendi yollarına yürüyüp uzun ve güzel gövdeli ağaçların arasında kayboldular...
Geride günü örtmekte olan gece ve rüzgârın ıslığı kaldı...

not: bu güzel diyaloglar olduğu gibi aktarılmıştır.