2 Nisan 2012 Pazartesi

The Grey / Gri Kurt

Hayatıma, zihnime yer eden birkaç film vardır, ancak tamamen saplanıp kalan belki bir ya da iki taneyi geçmez.

the grey


Gri Kurt'un fragmanını izlediğimde şayet bu kış Kars'ın karla kapanmış sonsuzluklarında yaşadığım kurtla karşılaşma deneyimi olmamış olsaydı, filme gitmeyi asla düşünmezdim. Zira hiç sevmem gerilimi yüksek, kanlı filmleri. Ama merakla bekledim vizyon tarihini, çünkü bembeyaz örtüde gözlerini gözlerime diken sürüden atılmış o simsiyah yaşlı alfa kurdunun bir saniye içinde parlayan dişlerini ve üzerime atılmak için aldığı ivmeyi asla unutamam. Belki karın derin olduğu bir alanda olsaydım onun gibi, kaçamazdım. Tek şansımız onun kar üzerinde bizimse taşlık yol üzerinde olmamız ve arabaya yakınlığımızdı. Bu olayı yaşadığımızda çok da ciddiye almadık, heyecan, adrenalin buram buramdı, ortalığın durulmasını bekledik gitmek için, gördün mü, inanamıyorum cümleleri arasında. Hatta ben bir cümle yazdım sonraları o siyah kurt hakkında...

"I saw a big, gruesome wolf who is in black, covered by white snow in the land."

Fakat aylar sonra dün akşam merakla Gri Kurt'u izlemeye gittiğimizde bir şey farkettik, salondaki herkes için yaşanması imkansız bir hikayeydi bu. Oysa o kadar gerçekti ki. Benim küçük deneyimim, Kerem'in daha önce yaşadığı alfa ve omega üçlüsüyle olan deneyimi bizi durup düşünmeye itti. Ölebilirdik. Paramparça olabilirdik. Birkaç ayda bir ülkenin doğusunda birkaç insan kurtlara av oluyor, kimsenin ruhu duymadan... Üstelik bu sadece bir "hayatta kalma" filmi değildi. Öyle ince öyle dokunaklı işlnemişti ki hikaye... Kurtlar sahneye çok fazla çıkmadı, ama varlıkları her an oradaydı, asıl yaşananlar dünyanın bir ucunda çalışan erkeklerin geçmişlerinin, acılarının, özlemlerinin ve koşulların onları savaşa devam etmelerinde ya da her şeyi bitirmelerinde nasıl etken olduğunun anlatılmasıydı. Koşmak ya da oturmak. Dövüşmek ya da av olmak, yaşamak ya da ölmek. Ve bazen ikincisinin daha huzur verici olduğunu görmek. Ölenlerin ceplerinden toplanan cüzdanlarda çocuklarıyla olan resimleri, babalarla çocuklar arasındaki o sızılı ilişkinin de ipucuydu... Özlem dolu, çaresiz...


Kurtların Alfa'sına karşı İnsanların Alfa'sı olan irlandalı Ottway'ın babasına dair anıları ve babasının yazdığı o insanı saçından tırnağına titreten şiirle yaşamayı ve ölmeyi seçmesi beni en çok etkileyen şeydi. Hayatımda ilk kez sadece filmi izlerken değil, sinemadan çıktıktan sonra hiç çekinmeden ağlayarak gittim arabaya kadar, ve devam ettim ağlamaya... Kaybedecek bir şeyimiz kalmadığında son savaşa girip yaşayıp öldüğümüz anları düşünerek...

"Once more into the fray…
Into the last good fight I’ll ever know.
Live and die on this day…
Live and die on this day…”

"Bir kez daha içindeyim bu kavganın
Bildiğim en iyi ve son dövüşün
Böyle günde yaşar ve ölürsün,
İşte böyle günde yaşar... ve ölürsün..."