31 Mayıs 2010 Pazartesi

adalet.. herkes ve her şey için!



Dün gece saat on bir civarından beri İsrail'in cüretine hayret etmeye çalışsam da artık hayret edememiş bir halde izliyorum olanları... E-postalarla, telefonlarla, tweetlerle ulaştık İsrail'e ait kanatlara.. Protesto ettik elimizden geldiğince, sessiz kalmadık, bu hukuksuzluğa karşı koyduk elimizden geldiğince, milletçe.. elbette hatalı tavırlar sergileyenler, yanlış adımlarda bulunanlar var.. Hitler'i haklı çıkarmaya çalışanlar.. tüm İsrail vatandaşlarını ya da tüm musevi kardeşlerimizi de sorumlu tutanlar... işi sadece Müslümanlara karşı yapılmış bir suçmuş gibi protestoya dökenler.....


Oysa,


Bu bir insanlık suçudur, ve İsrail suç üstü yakalanmıştır, kimbilir kaçıncı kez.. bu insanlığa ve vicdana karşı bir savaştır İsrail devleti ve ordusunca açılan.. ve İsrail koskoca dünyayı karşısına alacak kadar rahat, çünkü Obama (ne yazık ki!) sadece üzülebildi duruma.. ABD'den sert bir tepki gelmeyeceğini bildiği için yaylım ateşiyle domates tarlasına girer gibi girdi İsrail gemilere! Sorun İsrail'in dünyayı karşısına alıp alamayacağı değil, çünkü alacak, çünkü korkusu yok, çünkü alıştı ekranlarda vahşet yaratmaya (ilk değil bunlar hatırlayınız geçmiş defterleri, göz önünde kolu bacağı kırılanları) alışık! Sorun Dünya alabilecek mi İsrail'i karşısına?? İsrail'i karşısına alması bir ülke için Birleşik Devletleri karşısına almasıdır, ekonomik sorunlardır, korkudur. Ve cesaret gerekir bu adımı atmaya? Dünya cesur olacak mı bu hukuksuzluk karşısında? Asıl soru budur..


İsveç onurlu bir tavırla geri çekti elçisini İsrail'den, başka hangi ülkeler yapabilecek bunu? İsveç yaptı, çünkü sağlam bir ekonomisi var, jeopolitik anlamda İsrail'den uzak, doğal olarak İsrail'den korkusu yok.. Avrupa Birliği ABD'ye nazaran çok daha sert bir tavır koydu en azından, ama yeterli mi?


İnsanlık adına çok hayret verici tepkiler verildi twitter ve facebook gibi sosyal ağlarda.. Kimileri Hitler'i savundu, az bile yapmış diyerek, kimileri işi radikalliğe döktü, müslüman kardeşlerimizi savunmak için, kimi musevi dostlarımızı hedefe koydu, kimi İsrail'e tepki koyanları eleştirdi, biz ne diye yardım ediyoruz,Hamas'ın ülkesine, PKK'yı üstümüze kim salıyor bunlar yüzünden diyenler türedi... Lakin kitlenin genelinde aklı başında insanlar daha çok dersek haksız sayılmayız herhalde.. Zira bu gerçekten de Savaşta Bile Yapılmayacak kadar ağır ve haksız bir saldırıdır, hukuksuzluktur, Uluslarası sözleşmelere (Cenevre ve Oslo) aykırı hareketlerdir ve insanlığın vicdanına yapılmış bir bombardımandır, keza Gazze'de İsrail roketleriyle öldürülen çocuklarla, İsrail'de dondurma yerken Hamas'ın canlı bombalarına hedef olup ölen çocuk eştir, eşittir! İkiz Kuleler yıkıldığında ölen masum insanlar da kurbandı, bugün gemilerde katledilen dostlarımız da... Olayları ahlaksız siyasete döken şey devlet yönetimlerinin tutumudur.. ABD'nin Afganistan için bahanesi kendi ülkesinin kurbanlarıydı.. İsrail'in bahanesi sapanlardı.. kimse masum değil.. yardım adına cesaret gösteren silahsız kurbanlarla, haksızca öldürülen sivillerden başka...
Türkiye eğer uluslararası sahada bu olayı büyük bir hukuki davaya dönüştürüp zaten gün gibi ortada olan delilleriyle işin üzerine yürürse, tarihte bir kırılma gerçekleşir ve dünyanın gidişatı çok fazla değişir.....
İşte tam da bu yüzden, İnsanlık namına sessiz kalmamalıyız bu defa..
Din için, ırk için, siyaset için değil! İnsanlık ve Hukuk için ses çıkarma günü geldi!

29 Mayıs 2010 Cumartesi

misunderstood

bazen bir şeyler anlatmak istersiniz.. ama anlatacağınız kişiye karşı duygusal bir yenilgi içindeyseniz uzar o sözcükler.. uzar, dolanır, hırçınlaşır bile siz görmeden.. bambaşkayken söylenecekler, bambaşka şeyler anlar okuyan... ve kıyım başlar.

el yarası geçer ama dil yarası geçmez doğru laftır aslında.. geçmez. kelimelerin terazisi hassastır zira. ezer geçer sizi.

28 Mayıs 2010 Cuma

gidiyorum..



yorgunum.. huzursuzum.. kırgınım.. kızgınım.. gidiyorum...


önümde bekleyen işler gözümde büyüyor.. dinleyip uğultular içindeki başımı, yola koyup karmaşayı bitirmem gerekenler için gidiyorum kısa bir süre için.. haksızlık ettiğimden özür dilemem gerekiyor.. hakkımı alandan özür istemem.. zira hatalıyım.. sabırsızım.. kararsızım.. bana biraz zaman gerekiyor... nefes gerekiyor... hoşgörü gerekiyor...


Jon Bon Jovi için geliyor.. evet :)


cold hard heart dinliyorum seneler sonra bugün yeniden... lise yıllarımın en muhteşem anılarında saklı bu sözler.. jon bon jovi işte.. zaten en güzel sözler ondan çıkar, en işe içleyen notalar da.. tabi en yakışıklı surat da ona ait hâlâ! :) arada bana takılanlar olsa da ergen gibi ne bu bonjovi takıntın diye, ergen olmaya razıyım ben bu adamlar için! ama hiçbir albümleri Jon'un yalnız çıkardığı Destination Anywhere albümü kadar muhteşem olamaz benim için.. hayatımın her dönemine damga vurmuş, hayatıma iz bırakmış herkes için dinlenmiş bir Jon şarkısı vardır arşivimde! herkes geçip gitse de Jon bâki kaldı hayatımda! yaşlanınca da torunlarıma dinletmeyi planlıyorum :)))


achilles last stand..

achilles, ingilizcede insanın zayıf noktasını anlatan bir deyim içinde geçen bir kelime.. Truva'da asırlara adını yazdırmış bir kahraman.. led zeppelin in şarkısının adından bir parça.. benim çocukluk rüyam.. dinlerken durdum dinledim sözlerini led zeppelin'in.. bir kez daha sevdim.. güzel bir çevirisini bulup buraya da yerleştirdim..



bir nisan sabahıydı
artık gitmemiz gerektiğini söylediklerinde
sana döndüğümde gülümsedin yüzüme
nasıl hayır diyebilirdik
ah, yaşayacağımız zevklere
yaşamayı hayal ettiğim rüyalara
ah, söyleyeceğimiz şarkılara
sonunda tekrar geri döndüğümüzde

bir bakışı sürükledi beni
bildiğini iddia edenlere
yıllardır gördükleri bu kimsesiz sokakları
iblislerin cirit attığı bu delikte
ah, yelken açmak uzaklara
kumsallı diyarlara, başka günlere
ah, dokunmak rüyalara
kimsenin asla göremediği, evet

güneşe,güneye,kuzeye
uzanır altın kesesi
sadakat zincirleri düştü
paramparça olup yere
ah, binmek rüzgarlara
ve tepinmek göklerde tüm şamatanın üstünde
ah, kahkahalarla gülmek ve dansetmek
kalabalığın üstüne çöken gecede

yol gösteren birini arıyorum
kudretin dev adımı
kurtar bizi bu dolambaçlı yoldan
ayaklarımızı taşa çeviren
çalarsa bir çan
kutlamak için bir kralı
şaşmalı buna yürekler
kıvançlıyız duymaktan yorgun olsa da ayaklarımız, evet

sevinçle kavuştuğumuz günlerde
sonsuz yazın ışığını yakacağım
uzaklara, çok çok uzaklara
varamayacak kadar yorgunsun
ah, bu tatlı nağme
yatıştırır ruhu, dindirir acıları
kalırım şimdi belki de burada
uyanıncaya kadar yeniden

dolaşırım,ararım
dinlenebilecek güvenli bir yer
atlas'ın güçlü kolları
ayırır göğü yerden
çünkü güçlü kollar atlas'ın
ayırır göğü yerden.....
yağacağım ben,yağacağım.........

27 Mayıs 2010 Perşembe

uyku.. bütün isteğim buydu..

bazen öyle tatlı, öyle derin bir uyku çörekleniyor ki göz kapaklarıma.. yerimden kımıldamayı geçtim, göz kapaklarımı hareket ettirmeye gücüm kalmıyor, uykusuz geçen günlere inat..

bedenim sanki dünyanın yükünü sırtlamışken, ruhum dayanılmaz bir hafiflik içine yuvarlanıyor gibi tuhaf bir duyguya sarılıyor zihnim.. akşam güneşi sızarken pencerelerden, perdeler ilk yaz rüzgârıyla uçuşurken ben uykunun kollarında kendimden geçiyorum..

huzurun en büyüğünü, o tatlı mayışıklık halinde, sarılırken bir bedene sarılır gibi incecik örtülere, yüzümde bir gülümsemeyle uykumun arasında duyumsuyorum...

ve her defasında aklıma Ahmet Haşim'in "bir günün sonunda arzu" şiiri geliyor, akşamları bahçedeki küçük havuzun başında okuduğum...

'Akşam, yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam;


Üstümde semâ kavs-i mutalsam

Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam!'


25 Mayıs 2010 Salı

vs. vs. vs

yazacak neler birikti.. peer gynt üzerine yazmalıyım mesela, oyunu izlerken duyup aşık olduğum nigel kennedy'nin time for time adlı parçası üzerine neler neler anlatmalıyım... paulo coelho'nun birkaç kitabını birden okuduğum o bir haftayı anlatıp bende neler bıraktığını söylemeliyim.. baykal olayıyla ilgili yaptığım yorumları, anayasa değişikliği hakkında hukukçu arkadaşlarımdan öğrendiklerimi, izlediğim ve bayıldığım o filmi... yazmalıyım..

yüzerken, kendime olan öfkemi süratime yansıtıp, nasıl bedenime işkence ettiğimi, canımın yandığını ve tüm gün beni yatağa bağlayan şiddetli sağ omuz ağrımı anlatmalıyım.. sudayken aklımdan, piyano çalışırken içimden geçenleri.... yazmalıyım.....

çünkü hayalkırıklığı yaşıyorum bugün.. çok yakın bir arkadaşım geldi ağrıyan omzuma sıcak havlu ve kas gevşetici desteği için... dedi ki, "bugün yüzünden hayalkırıklığı dökülüyor..ne hissediyorsan hep yüzünden akıyor zaten.."

sadece seren bir parça hafifletti yüreğimi bugün.. bu akşam.. "seni seviyorum şapşal" dedi.. seni seviyorum bunu bil.. hayat kısa ve ben bunu sana hiç söylemedim... onun beni sevmesini seviyorum.. söylemese de seviyor beni.. ben söylüyorum ona bazen.. özlüyorum onu.. bu akşam biraz kırgınım.. biraz omzum acıyor.. biraz değil çokça babamı özlüyorum.. babam gelsin yanıma, omzunda uyuyayım istiyorum... seren gelsin ben uyurken kapımdan baksın sırıtsın istiyorum... bu akşam birisi bana iyi birşey yapsın...

çünkü güçsüzüm bugün.. kızgınım kendime.. öfkeliyim,

hırsımı kendimden çıkarıyorum.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Desperate Housewives



Banliyölerin umutsuz kadın kahramanları:
Banliyö sınırları içindeki ev kadınlarının gizli yaşantısı; Annelik, komşuluk, kimlik çatışması ve erkeklerle ilişkiler

Ev Kadınlarının Bilinmeyen Yaşamlarını, Kimlik Çatışmalarını, Erkeklerle İlişkilerini ve Anneliklerini Konu Alan Desperate Housewives Dizisi Üzerine Bir Analiz


Ayşegül Tabak
Bibliyografi ektedir.

Giriş
Ev kadınlığı, ataerkil döneme girildiğinden beri kadınların kaderi olmuştu, ta ki 1940’lı yıllarla birlikte Amerikan erkek nüfusu kitleler halinde savaşmaya gönderilene dek. Amerikan hükümeti, ülke ekonomisinde gerilemeye neden olmamak ve silah endüstrisinde daha fazla çalışana duyacağı ihtiyacı gidermek için kadınları çalışma hayatına katma konusunda büyük yönlendirmelerde bulundu; özellikle reklam sektörünün yardımıyla, çalışan güçlü kadın sembolleri pazarlandı, sonuçta da hem erkeklerine ve çocuklarına hem de ülke ekonomisine katkı sağlamaktan gurur duyacak bir çalışan kadın jenerasyonu yaratıldı. Böylece o tarihten sonra bu yeni ve farklı kadın jenerasyonu yükselişe geçti ve evdeki kadınlar unutuldu. İlerleyen zamanda, feminizmin de yükselişiyle birlikte çalışan, yalnız ve güçlü kadın ön plana çıktı; sinema filmlerine, haberlere, kitaplara ve özellikle de televizyon dizilerine bu seksi, yalnız ve iş dünyasının güçlü hayat kalitesi yüksek kadınları taht kurdu ve uzun dönem bu kadın kahramanların sıkıntıları, üzüntüleri, başarıları ve yalnızlıkları konu edildi; Ally Mcbeal ve Sex and the City tüm dünyada takip edilen başarılı ama yalnız kadın dizilerinin en önemli iki örneğiydi. Ancak “Savaşın etkileriyle ekonomik ve sosyal olarak değişen Amerika’da, savaş sonrası dönemde çocuklara istikrar ve güven duygusunu verebilmek için aile olma kavramı yeniden kıymetlendi.“(Amin, 2005: 57) 1 Böylece ailelerin, bahçeli evlerden oluşan klasik mahalle kavramına sahip, kentten izole edilmiş yaşam alanlarına yeniden yönlendikleri dönem başladı. Yıllarca göz ardı edilen ev kadınları kendi hükümranlıklarını kurabilecekleri bir alana yerleşmeye başladılar. Banliyölerdeki düzenden, huzurdan ve sınırlara girip çıkanların güvenilirliğinden sorumlu oldukları bu bölgelerde her biri kendi “hane”danlığının liderliğini ele aldı.
Desperate Housewives, yıllardır göz ardı edilen ev kadınlarının yaşamlarını konu alan ve tüm dünyada kitleleri ekrana bağlayan bir seri oldu. Ev kadınlarının sadece yemek yapıp kocalarını evde bekleyen ve çocuk büyüten kadınlar olmadığını, onların da girift ilişkileri, beklentileri, mutlulukları, umutsuzlukları ve tuhaflıkları olduğunu gösteren dizi, belki de bu yüzden dünyanın birçok yerinde bu kadar ilgi gördü ve ödüller aldı. Desperate Housewives, Wisteria Lane banliyösü sakinlerinden
Mary Alice Young (ölü) (Brenda Strong)’un intiharıyla başlıyor ve Mary Alice kendi intiharından sonra banliyödeki diğer ev kadınlarının hayatlarını –öte dünyadan görerek- izleyiciye aktarıyor.
Makale boyunca, bir yandan, Desperate Housewives dizisindeki karakterlerin çocuklarıyla, kocalarıyla ya da sevgilileriyle ilişkilerini, kimlik çatışmalarını analiz ederken, tüm bunların gerçek hayatla ne derecede benzeştiğini ve izleyicisini nasıl etkilediğini; semiyotik (semiotic), cinsiyet sorunu (gender) ve kimlik (identity) kavramları üzerinden inceleyeceğiz.
Evrimleşen Ev Kadınlığı
Kadının toplum statüsü zaman içinde evrimleşti, bundan 40.000 yıl önce kadın erkeğin korktuğu ve saygı beslediği bir varlıktı. Yıldız Cıbıroğlu bunu sebeplerini şöyle açıklıyor; “Gövdesinin süt imalathanesi gibi olması, her ay kanadığı halde ölmemesi, karnında dokuz ay sessiz duran bebeğin dışarı çıkınca süt emerek büyümesi, çıplak olan dönemde bunun gözlenebilmesi, erkeğin kadının gebeliğindeki rolü konusunda kafasının karışık olması, kadın cinselliğinin erkek üreme organını gözle görülür biçimde değişime uğratması (ereksiyon ve boşalma), kadının ergen erkeğin düşlerine girip onu baştan çıkarması vb. etkiler sonucu erkeğin kadın karşısında çaresiz kaldığını düşünmek yanlış olmaz. Erkek için en iyisi, bunca tehlikenin, doğal afetin insanlar için ölümcül olduğu çağda onu simgesel anne, giderek “yüce ana” bilmek, hastalığında onun otacılığından yaralanmak ve koruması altına girmektir.” (Cıbıroğlu, 2004: 45) 2 . Devletin ortaya çıkışıyla ataerkilleşmeye başlayan kültür, kadına dair simgeleri erilleştirmeye ya da kötü birer imgeye dönüştürmeye başlıyor. Antik çağlar boyunca kadın saçı ve büyücülüğü ile özdeşleştirilen sağlığın ve üremenin simgesi yılan, devletin ve ataerkil dinlerin çıkışıyla birlikte, Havva’ya yasak elmayı yemesini ve Adem’e de yedirmesini öğütleyen iblis olarak karşımıza çıkıyor. Böylece dalgalı saçları yılanla özdeş Havva Adem’e yasak meyveyi veren onu baştan çıkarıp, cennetten kovulmalarına neden olan günah keçisi oluyor. Binlerce yıl cennetin kendisi olduğuna inanarak ona tapınan erkek sonunda kadının hükümranlığından çıkıyor ve kadın tanrıçalar karşısındaki konumunu, onlara günahkar rolünü vererek üstün duruma geçiriyor ve onu eve kapatıyor. Kadına, onun sahibi gibi davranıyor, ona çektirdiklerinin acısını, bazı toplumlarda onu tesettürle örtüler altında saklayarak, bazılarında varlığını zayıf ve ikinci sınıf görerek çıkarıyor. Peki kadınlar etkilerini korumayı nasıl başarıyorlar? Desperate Housewives’ın jeneriğinde işte bu konu illüstrasyonlarla çok kayda değer bir başarıyla anlatılıyor. Jenerikte, yasak elma ağacının altında ikisi de çıplak duran Adem ve lüle lüle yılan kıvrımlı saçlarıyla Havva görünüyor. Havva’nın dala uzanmasıyla, devasa bir elma Adem’in üzerine düşüyor ve onu eziyor; bunun okumasını şöyle yapabiliriz: Havva’nın işlediği kusur o kadar büyük ki, onun yüzünden baştan çıkan Adem yaptığı hatanın altında eziliyor, suçlu Havva olmasına rağmen masum Adem bu günahın yükünü üstlenmek zorunda kalıyor. Jenerik boyunca yapımcılar her karakteri bir kimlikle özdeşleştirmiş ya da karaktere bir simge yüklemişler. Lynette Scavo’yu canlandıran Felicity Huffman’ın adı geçerken, ekranda bir sürü çocuk firavunun arasında kalan ve dayanamayıp bayılan Cleopatra görülüyor, elbette bu durumda Lynette karakterinin dört çocuklu ve bu yüzden kariyerini terk etmiş bir anne olduğunu belirtmek gerekli. Temizlik takıntısı olan Bree Van de Kamp (daha sonra Hodge olacak) (Marcia Cross) jenerikte yerleri süpüren ve alışveriş malzemelerini kucağından düşüren iki ayrı illüstre karakterle tanıtılıyor, Gabrielle Solis (Eva Longoria Parker) karakterindeki iki yüzlü ve çıkarcı yanı vurgulanırcasına gülümserken gözüne çizilmiş kocaman bir timsah gözyaşıyla deklare ediliyor, Susan Mayer (Teri Hatcher) ise sakarlığıyla ve çok sık hata yapmasıyla ünlü ana karakter; o da jenerik sonunda ağaçtan düşen elmayı yakalayan ola ki Havva’ya gönderme yapılan karakter, yani Susan da banliyönün günah keçisi olarak görülebilir, tabii bu arada jeneriğin sonunda, kadınların ellerinde birer elmayla altında durdukları yasak elma ağacının dalına sarılmış sallanan bir yılanın varlığını da unutmamak gerek. Aşağıdaki resimde; büyük elmanın üzerinde “Çaresiz Ev Kadınları” yazısını görüyoruz, ancak elmanın altında çaresizce ezilenin Adem olması oldukça çarpıcı ve anlamlı bir ironi.

Şekil 1: Desperate Housewives’ın Jeneriğinden bir görüntü; başı uzanmış bir yılan, elinde elmayla Havva ve dev elmanın altında ezilmiş, göremediğimiz Adem.



Wisteria Lane Banliyösünde Yaşam
“Ah Tanrım! Zamanımı ne yapıyorum ben? Altıda kalkıyorum. Oğlumu giydiriyorum ve ona kahvaltı hazırlıyorum. Bulaşıkları yıkadıktan sonra duş alıp bebeği doyuruyorum. Öğle yemeğini hazırlıyorum, çocukları öğle uykusuna yatırınca ya ütü yapıyorum ya dikişi dikiyorum ya da sökük tamir ediyorum, bunların hepsini öğleden önce yetiştiremem, sonra akşam yemeğini hazırlıyorum ve kocam televizyon izlerken ben bulaşık yıkıyorum. Çocukları uyuttuktan sonra saçımı tarayıp yatağa giriyorum.” (Giles, 2004: 30) 3 Feminist Betty Frieden’ın çocukken kendi annesine dair yaptığı gözlemlere dayanarak yazdığı bu satırlarda, ev kadınlığının yorucu ve monotonluktan sıyrılmayan kısmını görmek hiç de zor değil, buna rağmen Friedan’ın atladığını düşündüğüm bir nokta var, Desperate Housewives’ta çok daha net görebiliyoruz, ki bu ev kadınlarının birbirleriyle olan girift ilişkileri. Durmadan karşı ya da yan bahçeyi gözetleyerek neler olup bittiğine dair tahmin yürüten, farklı bir durum gördüğünde diğerlerine haber veren ya da doğrudan olay mahalline koşturan kadınlar çok iyi dost olup en mahrem sırlarını bile paylaşabilen komşu ev kadınları, birbirlerinden nefret de edebiliyor ve bu da onların monoton günlük yaşamlarına çok farklı bir boyut kazandırabiliyor. Elbette bir ev kadınının diğerinin yaşam alanını gözlemesi için uygun bir mimari yapıda yaşaması gerekiyor, apartman dairesinde oturan kadınların böyle bir şeyi yapması oldukça güç olacaktır. Banliyölerin ev kadınlarının günlük hayatına etkisi de bu noktadan başlıyor, Judy Giles; “ Banliyöler hiçbir zaman, sadece sanayileşme ve kentleşmenin karmaşık düzeninde yaşamaya karşı bir coğrafi çözüm olarak anlaşılmadı. Onlar, ideal bir mimarı ve sosyal alan, kültürel değerlerin kaynağı olan ruhsal ve duygusal bir manzara olarak görüldü.” (Giles, 2004: 30) 4 Bu özelliğinden ötürü banliyöler ev kadınlarının güven içinde çıkıp dolaşabildikleri, mimari yapısı sayesinde birbirlerini gözleyebildikleri, çocuklarını bahçede oynamaya yollayabildikleri oldukça rahat alanlardır.

Şekil 2: Wisteria Lane Banliyösünün krokisi ve karakterlerin evleri.

Desperate Housewives’ta tüm karakterler bir diğerinin yaşamını kısmen evinin penceresinden röntgenleyebilme lüksüne sahip, bu da onların birbirlerinin hayatlarına olan meraklarını artırıcı bir unsur. Örneğin 2. sezonun 2. bölümünde, Susan Mayer sabah gazetesini almak için kapıya çıkar ve eski kocası Karl’ın da Edie’nin evinin önüne sabahlığıyla gazeteyi almak için çıktığını görür, çıplak ayakla ve sabahlığıyla koşarak Karl’a bağırıp çağırdığı bu sahne, banliyönün bu özelliğinden yararlanılarak kurulmuş bir sahnedir.
Lynette Scavo
Zamanını bulaşık, yemek ve çocuklara harcayan ev kadınları bir takım takıntılar geliştiriyor ya da mutsuz oluyorlar; Felicity Huffman’ın oynadığı Lynette dördüncü çocuğunun doğumuyla eski parlak kariyerinden iyice uzaklaşıyor, yaramaz ikiz oğullarıyla başı dertten kurtulmayan Lynette onlara bakıcı tutacak mali durumda da değil. Tek şansı diğer komşularının aksine onu çok seven ve yardımcı olmaya çalışan kocası Tom’un varlığı, buna rağmen bunalımdan kurtulamıyor. Sürekli çocukların peşinde koşturan ve bebek çişi kokan Lynette, kocasının seksi ve başarılı iş arkadaşlarını gördükçe kıskançlık damarları kabarıyor, tüm bu yorucu ve karmaşık ev düzeni yüzünden cinsel hayatı bile sekteye uğrayan Wisteria Lane annesi, ona acıyan gözlerle bakan eski iş arkadaşlarına katlanamıyor ve Tom’u evde çocuklara bakmaya ikna edip yeniden iş hayatına dönme kararı alıyor, ancak zamanlama hatası ve özel yaşam müdahalesi kabul etmeyen reklam sektöründe çalışan Lynette’i, neredeyse çalışan tüm annelerin çok iyi bildiği iki arada bir derede kalma durumu bekliyor. Başta zorlansa da evi idare edebilen Tom’a rağmen, annesine ihtiyaç duyan küçük bir bebek ve annesinin boşluğunu hayali İngiliz bir dadıyla doldurmaya çalışan oğluyla, sinirli ve çocuklu kadınlara düşman feminist patronu arasında sıkışmaya başlıyor. İlerleyen bölümlerdeyse Tom bu çıkmaza başka bir çözüm buluyor; ikisinin işleteceği eve yakın bir pizzacı açmak, tabii bu kez de, kim kimin patronu, kadın mı yönetir yoksa erkek mi çatışması, Scavo’ların hayatına damgasını vuruyor.

Şekil 3: Lynette Scavo ve yaramaz oğulları.
Lynette Scavo, dizideki en yoğun kimlik çatışmasını yaşayan karakter. Evde iyi bir anne ve ev kadını, yatak odasında kocasına elinde tutmaya kararlı atnrıça kadın ikonunu ve iş yerinde sıkı bir reklamcıyı yaşatmaya çalışmak onu büyük bölünmelere itiyor, anneliği bile, büyük oğluna karşı sabırlı ve şefkatli, ikizlerine karşı sözünü geçirebilen, sert ve küçük bebeğine tam bir dadı olmasını gerektirecek şekilde parçalara ayrılıyor. Bu hızlı tempo sonunda Lynette Scavo’yu kansere kadar götürüyor. Neyse ki güçlü olmaya alışmış olan karakterimiz kanseri yeniyor, fakat pizzacı dükkanındaki aşçı Rick’le karşılıklı olan platonik duygularını bastırmak oldukça zorlayıcı görünüyor.
Bree Van de Kamp (Hodge)
Bree Van de Kamp ise aşırı titizlik takıntısı olan bir ev kadını, daima mükemmel ve onun bu mükemmelliği çocuklarını ve kocasını o kadar bunaltıyor ki sonunda kocası boşanmak istiyor, ancak boşanmak isteyen ve onu aldatan Rex, Bree’ye aşık eczacısı tarafından yanlış dozda ilaçla öldürülüyor. Kocasının ölümü ardından hala mükemmel olan ve cenazede bile bu takıntısı yüzünden küçük bir skandala imza atan Bree, ölümün doğal olmadığı sonucuna varan adliyenin otopsisinden sonra, baskınlığını son haddine kadar kullanıyor. Rex’in annesine inat diğer ev kadınlarını da çağırdığı yeni bir cenaze düzenliyor. Ölümünden önce onu katili gibi gösteren bir not bırakan kocasını asla affetmeyecek olan Bree, Rex’i başka bir yere gömdürüyor ve yüzüğünü de mezara fırlatıyor. Bree Van de Kamp, kadınların ne kadar sakin ve mükemmel görünürlerse görünsünler, onları çıldırtacak bir olay karşısında gerçekten çıldırabileceklerini kanıtlar gibi duruyor. Rex’in ölümünden sonra Orson Hodge’le evlenen Bree’nin mükemmellik takıntısı, zaten annelerine karşı soğuk olan çocuklarında ters tepiyor; kızı Edie’nin kuzeninden hamile kaldı ve bunun açığa çıkmaması için Bree hamile taklidi yaptı ve bebeği kendisinmiş gibi gösterdi, oğlu Andrew’un ise eşcinsel olduğu ortaya çıktı. Dünyanın neresinde olursa olsun fazla baskıcı annelerin çocuklarının da buna benzer sorunlar çıkardıklarını görmek zor olmuyor; kişisel gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki bu durum Türkiye’nin küçük şehirlerinde bile aynı. Bu yönden dizi çok da marjinal görünmüyor, üstelik Amerikan toplumundaki yapıyı düşünürsek.

Gabriella Solis
Wisteria Lane’in ev kadınından öte salon kadını olarak tanımlanabilecek sakini, Gabrielle Solis ise eski bir model. Çocukken üvey babasının tacizine maruz kalmış olan Gabbie, zengin kocası Carlos Solis’i ilk sezonda 17 yaşındaki bahçıvanıyla aldatıyordu, daha sonra hamile kalan Gabbie birkaç bölüm boyunca kocasına sadık kalsa da, bebeğini düşürdükten sonra yeniden eski Gabrielle’e dönüşmeye başlıyor. Carlos’tan parası için ayrılmayan Gabrielle her şey için tasarımcı kullanan, lüks arabalar satın alan çok güzel ama işine gelmeyen durumlarda sinsi ve iki yüzlü davranan bir karakter. İlk sezonda kayınvalidesi Juanita’yla yaşadıkları ve ölümünün ardından döktüğü sevinçle harmanlı timsah gözyaşları da bunun kanıtıydı.

Susan Mayer (Delfino)
Susan Mayer, kızı Julia’yla yaşayan ve evde yaptığı çizimlerle para kazanan bir kadın. Kızı Julia neredeyse annesine göz kulak olan taraf gibi, çünkü Susan, çoğunlukla sakar, anlık tepkilerine kurban olan ve çoğu zaman verdiği kararlardan pişman olan bir karakter. Mike Delfino’ya aşık olan Susan’ın en tuhaf komşuluk ilişkisi Edie Britt’le. Seksi bir sarışın olan Edie, Susan’dan hiç hoşlanmıyor ve Susan kimden hoşlanıyorsa onu elinden almaya çabalıyor. Önce Mike’ı baştan çıkarmak için çok uğraşan Edie başaramayınca Susan’ın eski kocası Karl’la flört etmeye başladı. İlk iki sezon boyunca dizideki en merak uyandırıcı aşk ilişkileri Susan’ındı. Mary Alice’ın intiharının ardındaki gizem ise Mike’la ilgiliydi. Mike’ın eski sevgilisi Diedra’nın Mike’dan olan çocuğunu Mary Alice ve kocası kaçırıp büyütmüşlerdir, Diedra küçük Zach’ı geri almaya geldiğinde Mary Alice Diedra’yı öldürür ve bu sır yıllarca saklanır, ta ki Mike Zach’in izini bulup Wisteria Lane’a gelip, Susan’a aşık olana kadar. Zackhary ise yaşadıklarının etkisiyle saldırganlaşan genç bir erkek olmuştur ve Susan’ın kızıyla flört etmektedir, bu durum bir süre için Susan-Mike ilişkisini etkilese de sonunda evleniyorlar ve bir bebekleri oluyor. Evlendikten sonra daha iyi geçinmek için çok çalışmak zorunda kalan Mike baş ağrısı haplarına bağımlı olunca bir süre rehabilitasyon merkezine gitmek zorunda kalsa bile.

Susan’ın Mike’la inişli çıkışlı ilişkisi sırasında eski kocasını Edie’den kıskanması ve hala ona aşık olduğunu söyleyen Karl’la bir ara birlikte olması karmaşık kadın ruh halinin ilginç örneklerinden. Durmadan Edie ve Karl’ın ilişkisini karıştırmaya ve kızıyla Edie’nin arasını bozmaya çalışan Susan ne yapacağını bilemeyen ve izleyiciyi güldüren bir karakter.

Sonuç
Dört sezondur dünyanın birçok ülkesinde izleyiciyi ekrana bağlayan Desperate Housewives, banliyölerdeki ev kadınlarının monoton görünen hayatlarının gizli karmaşasını ekrana yansıtan bir yapım, hatta dizinin adı Desperate Housewives (Umutsuz Ev kadınları) konmadan önce Wisteria Lane ve The Secret Lives of Housewives(Ev kadınlarının Gizli Yaşantıları) gibi seçenekler üzerinde durulmuş. (Detaylarla Dolu Sahne Arkası: 2007)5
Seri, birçok yayın organı tarafından klişe kalıplar (stereotype) yansıttığı için eleştirildi de, örneğin, “İkinci sezonda banliyöye taşınan tek zenci aile Applewhite’lar, katil zannettiğimiz oğulları Caleb’i, şiddet uygulayarak bodrum katına hapsetmişlerdi, ancak daha sonra öğreniyoruz ki iyi evlat sandığımız Matthew asıl tecavüzcü ve katil çıkıyor. Bunun ortaya çıkmasıyla Applewhite ailesi bir gece yarısı Wisteria Lane’i terke ediyor. İşte bu, hikayenin sonu. İzleyici üzerine hiç kafa yormadan kapatıyor televizyonunu, ancak görüyoruz ki hala televizyonlardaki siyah karakterler şiddetin kaynağı olarak gösteriliyor.” (Williams, Daily Orange,10/12/2006)6 Elbette bu kadar çok izlenen bir dizide siyah bir ailenin şiddet unsuru olduğu ve mahalleyi terk ederlerse doğru olacağı gibi bir düşünce yansıtılıyorsa bu Amerika’da hala varlığını sürdüren siyah karşıtı ırkçı tavrı besleyecektir. Ayrıca dizideki yan karakterleri saymazsak beş ana karakterimiz oldukça fit ve güzel kadınlar, gerçek dünyayla en az uyuşan kısımda bu galiba. Her ne kadar diğer karmaşık ilişkiler ülkeden ülkeye kültürün getirdiği etmenlerle gerçeğe yakın ya da uzak olabilirse de herkesin bu kadar zayıf görünmesi normal hayatta daha zor olsa gerek. Bu tür bazı tuhaflıklar olsa da, wikipedia’da listelenen rakama göre, Desperate Housewives ve oyuncuları dört sezon boyunca 24 festivalde aday gösterildi, yalnızca sekizinden eli boş dönen ekip, toplamda 35 ödül aldı. Karakterleri reklamlarda oynayarak şöhretlerini katladı, özellikle Eva Longoria Parker Magnum reklamıyla tam anlamıyla meşhur oldu.
Sonuç olarak Desperate Housewives, kadınların Havva’ya yüklenen günah keçiliğini üzerlerinden atıp, yeniden egemen olmaya çalışmalarının örneği gibi, bunu özellikle Bree ailesine karşı olan baskın tutumunda ve Lynette’in iş hayatı konusundaki ısrarlarında görebiliyoruz. Bunun dışında hemen hemen tüm karakterlerin erkeklerce aldatılması erkekler hep aynı klişesini vurgularken, kadınların arada yaptıkları kaçamakların dizide daha anlaşılabilir gösterilmesi de özellikle türk seyircisine farklı geliyor, bu da onları ekrana daha çok bağlarken zaman zaman daha fazla kızdırıp, bazen de daha çok güldürebiliyor.
Kimlik çatışmaları, erkeklerle ilişkileri ve çocuklarına karşı tutumlarıyla Desperate Housewives’ın kadınları, birçok yönüyle, orta sınıf banliyö kadınlarının yaşamlarıyla benzeşiyor ve muhtemelen bu benzerlikler nedeniyle bu kadar çok seviliyor.





Bibliyografi:
Amin, A.M (2005) The Suburbs on Television: An Analysis of Home Improvement and Desperate Housewives Master Tezi, School of Architecture, Domestic Environments, McGill University ; Montreal, ss: 57
Cıbıroğlu, Y. (2004) Kadın Saçı Büyü ve “Türban” Payel, İstanbul, ss:45
Giles, Judy. Parlour and the Suburb : Domestic Identities, Class, Femininity and Modernity. New York, NY, USA: Berg Publishers, 2004. p 30. http://site.ebrary.com/lib/bilgi/Doc?id=10060556&ppg=40
Giles, Judy. Parlour and the Suburb : Domestic Identities, Class, Femininity and Modernity. New York, NY, USA: Berg Publishers, 2004. p 30. http://site.ebrary.com/lib/bilgi/Doc?id=10060556&ppg=40
Williams J. (10/12/2006) ABC's 'Desperate Housewives' reinforces stereotypes of gender and race, Daily Orange / http://media.www.dailyorange.com/media/storage/paper522/news/2006/10/12/Opinion/Abcs-desperate.Housewives.Reinforces.Stereotypes.Of.Gender.And.Race-2346084.shtml

Akira Kurasawa ve Van Gogh

Japon Resim Sanatı ve Batı İzlenimciliğinin
Japon Sinemasına Etkileri:
Akira Kurosawa Filmleri



Giriş
Dünya sineması etkileşim örnekleriyle dolu. Kimi zaman taklitçilikten öteye geçemeyen etkilenimler, bazen müthiş kültürel harmanlamalarla başyapıtlara ve yeni dönemlerin açılmasına kaynaklık etti. Fiziksel ve kültürel olarak birbirinden son derece uzak olan Japon ve Batı kültürleri, dolayısı ile resim ve sinema sanatı anlayışlarını ele aldığımızda bu iki durumu da –taklitçilik ve sentezlerden doğan başyapıtlar- görürüz. Japon sinemasını anlamak için Uzakdoğu ve Batı kültürlerine ait resim sanatlarının geçmişini anlamak ardından sinemaya etkilerini görmek önemli olacaktır. Japon sinemasının eşsiz yönetmeni Akira Kurosawa’nın filmlerinde bu izleri takip ederek konuyu özümsemek önemli. Keza Akira Kurosawa’nın etkisi altında kaldığı Japon gerçekçiliği zamanla yerini popüler Hollywood filmlerine, son döneminde ise Avrupa izlenimciliğine bırakmıştır, bu etkilenimlerin hiçbirini taklitçiliğe kurban etmeyen Kurosawa, Japon kültür ve tekniğini, edindiği farklı anlayışlarla birleştirerek Japon sinemasının yükselişini ve dünyaya tanıtılmasını sağlamıştır. Bu çalışma, Batı izlenimciliğinin ve Japon resim sanatının Japon sinemasında, daha da daraltırsak Akira Kurosawa filmlerinde nasıl etkiler bıraktığını araştıracak.



Batı İzlenimciliği
Empresyonizm, yani izlenimcilik 19. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan ve hemen hemen tüm sanat dallarını etkilemiş sanatsal bir akımdır. Doğada görüleni olduğu gibi yansıtmak yerine görülen objenin ya da duyguların iç dünyada yarattığı intibaları tuvale yahut esere yansıttıkları için izlenimcilere intibacılar da denilmiştir. İntibalar, sanatçıdan sanatçıya değişeceği ve her sanatçı, eserinde kendi intibalarını anlatacağı için, meydana getirilen sanat eseri, onu meydana getirenin tam kişiliğini ortaya koyacaktır. Bu özellikleri dolayısıyla empresyonistler, kendilerini çevreleyen dış dünyaya karşı ilgisizdirler. Onların dile getirmek istedikleri, kendi iç dünyalarıdır. Empresyonizm'de objenin kendisi değil, uyandırdığı intibalar önemlidir. Bu bakımdan realizmin karşıtıdır.1 Teknik olarak ışığın ve güneşin gün içindeki zamanlamasından kalan izlenimler ön plandadır, empresyonist tabloların ışığın yeniden tanımlanmasıyla yapılan resimler olduğu söylenebilir. James Joyce, Ahmet Haşim gibi edebiyatta temsilcileri olan akım resimde çok daha fazla temsilci bulmuştur kendine. Akira Kurosawa’yı en çok etkileyen empresyonist ressamlar ise Cezanne ve Van Gogh’dur, ama Van Gogh’un Yume( Dreams/Düşler) ‘deki etkilerini göz önüne alarak Kurosawa’nın düşgücündeki Van Gogh’u aramak en doğrusu.
Vincent Van Gogh’la Akira Kurosawa arasında şaşırtıcı benzerlikler var. Bunlardan biri ikisinin de erkek kardeşleriyle olan yakın ilişkileriydi. Vincent Van Gogh muzdarip olduğu psikiyatrik rahatsızlıktan ötürü hayatı boyunca kardeşi Theo Van Gogh’un yardımları ve manevi desteğiyle resim yapabildi. Hayattayken tabloları neredeyse hiçbir değer görmeyen Vincent izlenimcilikte farklı bir boyuta adım atmıştı. Işıkla tanımlanan empresyonizm Van Gogh’un yaptığı muhteşem gece resimleriyle yeni bir boyut kazandı. The Starry Night (Yıldızlı Gece), Cafe Terrace at Night gibi gece, yıldız ve ay ışığında taslak edilen tablolar güneş ışığından çok ay ışığının empresyonizmle tanımlanması yolunu açmıştı, en azından Vincent Van Gogh’un tarzında. Yola izlenimcilikle başlayan Van Gogh bu kişisel yaklaşımını da akımla birleştirerek bir post-empresyonist ressam olarak yoluna devam etmiştir. Aradaki çağ farkını gözeterek Batı kültüründen etkilenen tarafın Kurosawa olduğunu sanmak hata olur, çünkü 1700’lü yıllarda Hollandalılar Japonya’da ticaret yapmasına Japon kanunlarınca izin verilen yegâne Batılılardı, Japonlar’ın Batı hakkında bilgi birikiminin ana kaynağı, Hollanda lisanından çevirdikleri kitaplardı. Edo Dönemi’nin sonlarına dek Batı bilimleri ve sosyal bilimleri araştırmalarına Japonca’da rangaku denmiştir ki bunun anlamı Hollanda araştırmalarıdır.
Aradaki ticari bağları düşündüğümüzde çok benzer çalışmaların Hollandalılar tarafından yapılmış olacağını tahmin etmek hiç zor değil, üstelik bu bağlar meraklı Avrupalı tacirlerin ve kâşiflerin bolca bilgi ve eserle geri döndüğü fikrini uyandırıyor insanda. Keza bunu Vincent Van Gogh’un düştüğü notlar da kanıtlıyor. Hayatı boyunca Japonya’ya gitmediğini bildiğimiz Hollandalı Vincent Van Gogh, sanat simsarı kardeşi Theo’nun teşhir ettiği eserlerden de Japon resmini oldukça iyi tanımıştır ki bir notunda şu satırları yazar: “Japon sanatçıların bütün yapıtlarında rastlanan titiz duruluğu kıskanıyorum. Hiç sıkıcı değil ve hiçbir zaman telaş içinde yaptıkları izlenimini vermiyorlar. Soluk alıp vermek gibi yalın: figürleri birkaç fırça dokunuşuyla öylesine rahat çiziyorlar ki sanki ceket düğmesi ilikliyorlar.”3 Van Gogh’un ruhsal durumundaki tarif edilemez iniş çıkış ve iç dünyasını parçalayan karmaşa onun resimlerine yansıyordu, ancak o yukarıda da anlattığı gibi Japon resmindeki duruluğun ve yalınlığın özlemini çekmekteydi. Vincent hastalığı ile boğuştuğu bir dönemde Arles’te bir akıl hastanesine yattı. 1888’in 21 Şubat’ından 3 Mayıs 1889’a dek Vincent Arles’te kaldı. Japonyası’nı bulduğunu düşünüyordu. Görülmemiş bir çalışma hırsıyla meyve bahçeleri, çiçekler, Les Saintes-Maries-de-la-Mer sahilinin manzaraları üzerinde çalışıyordu.4 Bu bilgilerden Hollanda-Japonya arasında yaşanan ticari yakınlıkların Ressam Van Gogh’u çokça etkilediğini görmemek imkânsız.



Akira Kurosawa ve Japon Kökleri
Japon resmi Van Gogh’u nasıl etkilediyse, bir yüzyıl sonra Japon Kurosawa da Hollandalı Van Gogh’dan benzer şekilde etkilenecekti. Van Gogh ve Kurosawa’nın bir diğer ortak yönleri ise Akira’nın da bir ressam olmasıydı. Kurosawa’yı anlamak için Japon kültürünü ve resmini bilmek gerekli; keza o taklitçi değil sentezci bir yönetmen ve ressamdı. Japon
resminin çok geniş bir tarihi var, oysa sineması o kadar köklü sayılmaz, Japon resim sanatını biraz inceledikten sonra Japon sinemasına ve Kurosawa’ya uzanmak en doğrusu olacaktır.



Japon Resmi
Japon kültüründeki en mühim unsur, geleneklere bağlı değişimler yaşamakla ifade edilir, bu nedenle Japon sanat tarihine göz atıldığında da Çin ya da Hollanda fark etmeksizin etkilenmeler Japon anlayışıyla birleştirilerek kullanılmış taklit edilmemiştir, edildiği dönemler yakın tarihe denk düşüyor denebilir, bunda da küreselleşmenin ve kitle iletişim araçlarının gücünü görmek mümkün. Japon sanatına genel olarak bakacak olursak, Japon sanatında şöyle bir fenomen vardır, yeni üsluplar diğer sanat alanlarından önce resim sanatında ifadesini bulur.5 Felsefeci olan Sorai gerçek anlamda aydın bir kişi için kaligrafi ve resmin birbirini tamamlayan unsurlar olduğuna dikkati çekmiştir. Konfiçyüs düşüncenin yazılı kaynaklarını
onların dilbilimsel ve tarihsel bağlamda incelemiş; hem düzyazı ile şiir hem de kaligrafinin Japon aydını için yazınsal araştırmanın değer verilmesi gerektiğine değinen ilk kuramcılardan biri olmuştur.
Kaligrafi ve manzara resmini amatör bir eğlence için zevkli bir vakit geçirme amacıyla yapan Nagasaki’deki Çinli tacirler ve bu liman kentine kısa bir süre uğrayan profesyonel ressamlar Çin sanatının diğer çağdaş üslupları ve nanga resmini Japonya’da doğrudan doğruya getirmişler ve bu resmi Japonlara tanıtmışlardır. Japonların nanga resmi konusundaki bilgilerinin üçüncü ve en önemli kaynağı çeşitli Çinli ustaların üslubunda yapılmış insan figürleri, bitkiler, dağlar, kayalar, ağaç betimlemeleri yapmak için içinde resimli örnek modelleri bulunan ahşap baskısı el kitaplardır.
Tanınmış pek çok bunjinga sanatçısı bu konuda yazılmış kitapların çoğunu edinmiş, aydınlar sınıfı resminin temel kuram ve tekniklerini öğrenmek için bu kitapları rehber yani ana başvuru kaynağı olarak kullanmıştır.
Ahşap baskı resim üslubu ve tekniklerini öğreten el kitapları ise ahşap kalıplarla basıldıkları için fırça vuruşlarının zengin karşıtlıkları ve mürekkebin tonlaşmaları azalarak tek çizgiye düşmüş, düz renklere dönüşmüş ve arka fondaki beyaz kâğıt üzerinde keskin bir karşıtlık yaratan bir görünüme bürünmüşlerdir. 1740’lara ait olan Erik Çiçekleri adını taşıyan duvara asılır rulo resmidir. Bu resim sanatçının sadece Çin resim teknikleri konusundaki bilgisi göstermez ama aynı zamanda aydınlar resim üslubu konularına ne kadar vakıf olduğunu da gösterir. Nankai’nin bu resminde uçan beyaz tekniğiyle uygulanmış şiddetli fırça darbelerinin oluşturduğu dallarla erik tomurcuklarının üzerinde zarafetle resmedilmiş yapraklar arasında güçlü bir karşıtlık vardır. Uçan beyaz (hihaku) koyu renk mürekkebin beyaz kâğıtla iç içe geçtiği kaligrafik bir fırça darbesidir. Fırça vuruşu sırasında mürekkebe daldırılmış olan fırçanın ucu ikiye ayrılır ve siyah çizgilerin arasından beyaz renk görünür. Uçan beyaz tekniğindeki fırça vuruşu sırasında kalın mürekkep çizgileri arasında görünen beyaz kâğıt, çiçeğin taç yapraklarının yuvarlak hatları arasında kalan beyaz bölgelerle karşıtlık oluşturur. Yaprakların narinliğini vurgular. İşte Akira Kurosawa sineması da teknik anlamda bu metodu uygular, uçan beyaz gibi tek bir kere de çekilir sahneler. Usta yönetmen bu konuda çok titizdi, Kurosawa çekimler ne kadar zor şartlar altında olursa olsun çekilecek sahneyi defalarca prova ettirdikten sonra tek seferde sahneyi kusursuz bir biçimde çekerdi, ancak bunun da öncesi vardı: Storyboardlar! Kurosawa öğrendiği kaligrafileri yani metinleri resmetme yöntemini kullanıyordu, filmin hikâyesine göre her sahneyi tek tek resmeden yönetmen çizdiği yüz ifadesini dahi prova ettiriyordu aktörlerine. Storyboardlara dönecek olursak, Japon figürleriyle bezeli, ancak Van Gogh’unkiler kadar hareketli çizimlere sahipti, üçüncü ortak yanlarının intihar girişimleri olduğunu –neyse ki Kurosawa Vincent gibi başarılı olamadı- söylersek Akira’nın da dinmeyen bir iç savaşı olduğu tahmin edilebilir.
Resimlerdeki Batı - Japon sentezine ve dayandığı Japon geleneksel prensiplerine Japon sanat tarihinden bir örnek verecek olursak; 1700’lerde Japon ressam Taiga’nın esin kaynağı Batı sanatıdır. 1748’te Kyoto’dan Matsushima’ya gitmiş ve geri dönmüştür. Yol boyunca Fuji Yama’ya tırmanmış, Edo’da birkaç hafta geçirmiş parmak resimleri yaparak ün kazanmıştır. Edo’da bulunduğu süre içinde Batı sanatı örneklerini inceleme fırsatı bulmuştur. Burada hangi Batı resim örneklerini incelediği bilinmemekle beraber, bu resimlerin bakır baskı betimlemeler olduğu aşikârdır. Asama Dağı’nın Gerçek Görünümü adlı dikine asılır rulo resminde Taiga Batı perspektif tekniklerini kullanır; bakır baskıda asitle kazıma sonucunda ortaya çıkan ince çizgilere benzeyen ince çizgiler kullanan sanatçı, açık renkli boyayla sağladığı alanlarda bu manzaranın Asama Dağı’nın gerçek görüntüsü olduğunu ifade eder. Ancak son araştırmalarda bu manzara resminin Batı örneği resmin bir yansıması
olmasından daha önemli özelliklere sahip olduğu bulgulanmıştır. Bu da daha önce belirtildiği gibi tekniklerin salt alıntılanmasının ötesinde geleneksel ya da kişisel sentezlerle açığa çıkarıldığının kanıtıdır. Kurosawa
’da bu örneğe mükemmel bir örnektir, kendi cümleleri de bu konudaki fikrini belirtir zaten: “Genç Japon sineması yabancı sinemalardan, Fransız ve İtalyan sinemasından pek etkileniyor. Bu var olan bir tehlike. Büyük bir tehlike hatta. Size eğlenceli bir örnek vereceğim. Japonya’daki aşk ilişkileri, Fransa ya da İtalya’dakilerin aynı olmaktan çok uzaktır. Oysa genç sinemacılar batı filmlerinde gördüklerini aşağılık bir şekilde
kopya ediyorlar. Seyirciler de bu filmlere gerçek yaşamlarında öykünüyorlar. Oldukça gülünç bu. Teshigahara gibi bir adam bile bu yönsemeye karşı koyamadı. Ben işe başlarken çok sağlam bir Japon kültürü (sanat, edebiyat, tiyatro, özellikle nô) temeline sahiptim. Yabancı sinemadan bu Japon temeli üzerine etkilenmiştim. Bu da bana yabancı etkisini, Japon geleneklerini hiç unutmaksızın, değerlendirmemi, bana en iyi gelenini, en uygun düşenini soğurmamı sağladı. Bugünün genç yönetmenleri, doğrudan doğruya Japon olan bu kültür temelinden tamamıyla yoksundurlar. Oysa bana göre, kişisel bir yapıt meydana getirmekte en önemli şey budur. Kendinde bu kültür temelini taşımak, kök salmış olmak.”
Akira Kurosawa, tam da bu sağlam temelin üzerine oturtulmuş meraklı bir entelektüel bakışla yorumluyordu Batıyı. Öyle ki “1951’de Kurosawa’nın filmi Rashamon (1950) Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanarak batılı sanat çevresinin kapılarını Japon Sineması’na açıyordu. Rashamon bir eşkiyanın bir soyluya saldırısının dört farklı versiyonundan ibarettir ve Japon bezemine rağmen çok batılı bir tema, gerçeğin göreceliği teması etrafında kavramsallaştırılıyordu. “Japon ve batılı etkilerin bu bileşimi, Kurosawa sinemasının özelliklerinden biridir ve onun Batıda popülerliğini sürdürmesini sağlayacaktır.” Öyle ki Rashamon Japon sinemasına modern kavramını sokan ilk filmdir.
“Bana kalırsa, yapıtlarımda iki eğilim var. Bir gerçekçi eğilim (Norainu-Kuduz Köpek, Ikiru-Yaşamak), bir de sanatçı eğilim (Shichinin no samourai-Yedi Samuray, Kumonosu jo-Örümcek Şatosu). Yapıtımda bu iki eğilim var. Ama ikisi de ben farkından olmaksızın, kendiliğinden doğuyor. Ben kendimi gerçekçi saymıyorum. Gerçekçi olmaya çalışıyorum ya, değilim. Bir türlü gerçekçi olamıyorum, duygucuyum çünkü. Plastik sanatlara, güzelliğe çok derinden bağlı olduğumu hissediyorum. Gerçeğe soğuk bir bakışla bakamam. Bundan dolayı gerçekçi değilim zaten. Öyle sanıyorum ki, filmlerimde bazen kıyıcı sahneler bulunuyorsa, bu
gerçekçilikten değil de zayıflığımdan ileri geliyor. Gerçekte yufka yürekliyim ben. Savaş sırasında söz özgürlüğü yoktu. Savaştan sonra Japonya üzerine söylenecek öylesine şeyim vardı, öylesine doluydum ki! O vakit benim için tek anlatım aracı gerçekçilikti.”13 diyen Kurosawa Avrupa ve Amerika sinemasını da harmanlayan filmlere imza attı. Avrupa’nın entelektüel yaklaşımıyla, Amerika’nın eğlenceye dönük yanını da filmlerine kattı. Van Gogh’dan bir ressam olarak etkilenirken, Rus yazarlardan ve Şekspir’den hikâye anlamında etkilendi. Kısaca kaligrafik manzumeler yerine roman ve öyküleri, ahşap baskı ve resimler yerine de kendi storyboardlarını hazırladı ve bunlardan sinematografik bir dünya yarattı.
Kagemusha (1980) ve Ran (1985) uzunluk, tema, seyirlik açısından muazzam ölçekteki yapımlardı ve Kurosawa’nın en önemli çalışmaları arasında yer aldılar. Sonra, Yume (Düşler)(1990) ve Madadayo (1993)’da görüldüğü gibi önceki filmlerinden farklı olarak daha kişisel bakış açılarına yöneldi. Daha kişisel bakış açıları aynı zamanda izlenimci bakış açılarını tümden açığa vurmak demekti. Yume (Düşler) filminde düşlerinden yarattığı farklı kısa filmleri bir araya getiren yönetmen kendiyle özleştirdiğini düşündüğüm Van Gogh’la aynı tablonun içinde bir araya geliyor ve aslında tüm bu incelemenin temelinde Kurosawa’nın Vincent’ı rüyalarında görüp ona ulaşmaya çabalamasını anlama isteği yatıyor. İntihar girişimleri, kardeşleriyle bağları, sanat anlayışları gibi birçok benzerlik taşıyan Van Gogh ve Kurosawa şüphesiz çağlar ötesi bir başarı yakaladılar. Van Gogh'un dehası öldükten sonra dünya çapında fark edildi, Kurosawa ise globalizmin artık ivme kazandığı bir çağda kitlelere seslenen bir iş yaptığı, üstelik imparator lakabını alacak kadar iyi bir iş yaptığı için dünyaca tanınmış bir yönetmen olmayı başardı. Yüzlerce yıllık Japon resmi ve yine yüzlerce yıllık batı resim anlayışları bu insanları etkileyen ve onlara yön veren önemli yapı taşları olarak varlıklarını sürdürüyorlar ve yeni dehalara yol vermeye devam edecekler.



Bibliyografi:
1)”Empresyonizm Nedir?”
http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Empresyonizm (Erişim Tarihi: 2 Haziran 09)
2) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, s:91
3)Ingo F. Walther, Van Gogh, Ankara, ABC Kitabevi, 1997, s:25
4) Herbert Frank , Van Gogh, İstanbul, Alan Yayıncılık, Mart 1985, s:146
5) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, s:44
6) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, s:105
7) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, s:106
8) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, ss:107-108
9) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, s:109
10) Türk Dili Sinema Özel sayısı Çev: Nijat Özön, Ocak 1968, Sayı:196 ss:435-437
11) Geoffrey Nowell Smith, Dünya Sinema Tarihi, Ahmet Fethi (der, çev.) İstanbul, Kabalcı Yayınevi, Mayıs 2003 s:814
12) Geoffrey Nowell Smith, Dünya Sinema Tarihi, Ahmet Fethi (der, çev.) İstanbul, Kabalcı Yayınevi, Mayıs 2003 s:811
13) Türk Dili Sinema Özel sayısı Çev: Nijat Özön, Ocak 1968, Sayı:196 ss:435-437
14) Geoffrey Nowell Smith, Dünya Sinema Tarihi, Ahmet Fethi (der, çev.) İstanbul, Kabalcı Yayınevi, Mayıs 2003 s:814

23 Mayıs 2010 Pazar

üzüm fırtınası...


06.08.09


Bahçeye indim. Akşam güneşi batmadan tüm gökyüzünü saran karanlık yağmur bulutları dünyayı griye boyamışken.. Daha önce fark etmediğim, gizlenmiş üzüm salkımlarını gördüm yıldırım ışığında aydınlanan asma yaprakları arasında. Hafifçe enseme vuran serin rüzgâra ve durmadan harelenen gökyüzüne aldırmadan bir üzüm kopardım.. Hayatım boyu tadına baktığım en tatlı üzümdü bu.


Kocaman, yemyeşil, iri bal damlaları gibi..


Her an tepeme inecek bir yıldırımın korkusunu sindire sindire ikinci yeşil bal damlasına uzandı elim; Çıt. koparıp dudaklarıma götürdüm, dilime değdiriyordum ki yüreğimi çatlatan bir gökgürültüsüyle olduğum yere mıhlandım bir anda, kalbim yerinden çıkacak gibi oldu o bir saniye içinde, tüm bedenim titredi. Sonra bastıramadığım korkulu bir iştahla çiğnedim iri taneyi.. Sonra bir tane, bir tane, bir tane daha! Hem korkuyor, hem elektrik yüklü bir göksel ışıkla aydınlanıyor, hem de üzümleri şehvet içinde yiyordum! O sıra alt katın kapılarından biri açıldı, duraksamadan salkımı kopardım heyecanla ve sessiz adımlarla merdivenlerin aydınlığında kararak tırmandım ikinci kat balkonuna. Bir yandan kaçıyor, diğer yandan ballı tat taneciklerini bir biri ardına ağzıma atıyordum. Eve girer girmez, açık camlardan içeri dolan hışır hışır yaprak sesleri arasında, aralıksız damlayan koca, berrak damlalar karanlıkta ışımaya başladı.. işte! Bu yazmak için beklediğim andı. Karartmadaki odama girip bir mum yaktım ve küçük üzüm salkımının tanesiz dalını kağıdın kenarına bıraktım.....