29 Aralık 2011 Perşembe

Aslı Tunç ve Yeni Medya Düzeni

Doçent Dr. Aslı Tunç, benim de daha evvel "Medya ve Etik" dersini aldığım çok sevdiğim bir hocam, aynı zamanda "Nefret Söylemi" konusunda çalışmalar yapan ender bir akademisyen. Sosyal medyanın yükselişe geçtiği bu hızlı dönemde Yeni Medya "Düzensizliği" hakkında oldukça keyifli bir sohbet yaptık, tabii bir de Gazeteci Zeynep Atikkan ile birlikte yazdığı "Blogdan Al Haberi" üzerine konuştuk!

doç dr. aslı tunç
2011 baharında çıkan kitabınızın adı “Blogdan Al Haberi”. Bloglarla ilgili bir araştırma yapma, üstüne bir de  kitap yazma düşüncesi nasıl ortaya çıktı?
Aslında bu düşünce benim birlikte çalıştığım gazeteci arkadaşım Zeynep Atikkan’dan çıktı. O, 2003 yılında yazdığı Amerikan Cinneti adlı kitabında Irak savaşını, Amerikan politikasını anlatırken blogların gücünü fark etmişti. Kitapta da öyle bir bölüm yazdı. Bana da okutuyordu kitabı, ben de medya ile ilgili bölüme geribildirimde bulunurken “Ne kadar ilginç!” diye konuşuyorduk. Ben de Amerika’ya gidip geliyordum, ama orada yaşamak, sürekli gündemin içinde olmak ayrı bir şey. Sonra Zeynep bana “Neden bu konuda bir kitap yazmıyoruz, bir araştırma yapmıyoruz” dedi. Tabii o dönemde yerleşik bir sürü blog oluşmaya başladı, Amerikan siyaseti evrildi, dolayısıyla birlikte yazma fikri bizi daha çok heyecanlandırmaya başladı, çünkü o Amerika’da ben Türkiye’de yaşıyordum, olaya iki farklı yerden, başka bakış açılarından ve örneklerden bakma şansımız vardı. Üstelik biri gazeteci biri akademisyen iki görüşün gücünü birleştirmesi daha ilginç bir araştırmanın kapısını açtı. Sonuçta sadece gazeteci ya da sadece akademisyen olan birçok insanın ortak çalışması var, ama bu bize başka bir perspektif katacaktı. Ayrıca Zeynep frankofondur, Dame de Sion’lu Fransızca bilen bir gazeteci, haliyle röportajlara dayanarak yapmayı istediğimiz bu çalışmada Zeynep “Ben Fransızca röportajları da yaparım” dedi. Öte yandan ikimiz de çok seyahat eden, çok fazla insanla tanışan insanlar olduğumuz için malzeme toplama şansımız büyüktü. Sonuçta ben o yaz Amerika’ya gittim ve birlikte kampa girdik, ben oradaki Türklerle de röportajlar yaptım, zaten 5 yıl Amerika’da yaşamıştım. Bölüştük röpotajları skyp ile, telefonla, e-maille görüşmeler yaptık. Kısaca fikir annesi Zeynep Atikkan, beni işin içine çeken odur. Ben, tabii teorik olarak biliyorum; derslerini veriyoruz bildiğin gibi, ama işin içine girince gayya kuyusu olduğunu anladım. Bu işin farklı kültürlerde ne kadar farklı olabileceğini, Türkiye gerçeğini gördüm.
Kitapta blogosfer diye bir kavram var, bu kavram sizin çalışmanız esnasında mı çıktı, yoksa böyle bir benzetme zaten var mıydı?
 Blogosfer diye bir kavram var ve biz onu blog alemi diye çevirdik; çünkü bu alem lafı bize çok enteresan geliyor, zira orada her şey fıkır fıkır ve kaotik, evren mesela daha uzay bilimi çağrıştırıyordu, ama alem hem çılgın hem karmaşık, canlı ve gençlere yönelik, ama blogosphere denen kavram Türkiye’de daha önce pek kullanılmasa da önceden türemiş bir kelime.
Bu arada kitap yayınlandıktan hemen sonra blogspot yasağı ortaya çıktı, nasıl hissettiniz, blogcuların bunun için bir araya gelebileceklerini düşündünüz mü?
Aslında tam kitap çıktı ve yasak başladı. Türkiye’de bloglar çok bilinen, tartışılan bir mecra değil, daha çok twitter ve facebook yani mikroblogculuk üzerinden tartışılıyor her şey, o yüzden yasakla birlikte bir anda blog aleminin adı duyuldu; tartışılmaya, konuşulmaya başlandı. Hatta farklı bir düzlemde; sansürcülük ve copyright hakları üstünden tartışılmaya başlandı. Bir yandan ironik biçimde bizim kitaba yaradı, bir anda insanlar bana “Blog nedir, blogculuk nedir” diye sormaya kitabı bilmeyenler bile blogspotu bana sormaya başladı, yani açıkçası bizim kitabın promosyonuna çok yaradı diyebilirim (gülüşmeler).
Elbette Türkiye için çok içler acısı bir durumdu bu yasak, ama o vesileyle blog ve blogculuk konuşulmaya başlandı ve bizim yazdığımız şeyle birleştirdik bunu, o da anlamlı oldu. Tabii internet yasasını konuşuyorduk, ama bu sayede bu yasakçı zihniyeti tartışmaya başladık, harika bir zamanlama oldu.
Blogların kapanması blogcuları ifade özgürlüğünün elden alınması yönünde çok da rahatsız etti, kendi adıma da söyleyebilirim bunu rahatlıkla.
Benim zaten çalışma alanımda ifade özgürlüğüne kaydığı için benim açımdan çok iyi oldu, hem kitabı; blogculuğu hem sansür meselesini konuşmak için platform oldu. Çokça da yazılıp çizildi, ses getirdi, ama tabii sonra peşini bıraktılar. Hemen sonuçlanmadı zaten biliyorsun, blogspo(r)t diye orada bir yazım hatası olduğundan gereksiz beklemeler oldu, hukuk sistemi yavaş işledi vs, genç insanların boş yere yazı mecralarının, ifade özgürlüklerinin önü tıkanmış oldu. 
Tabii bazı blogcular ve blog takipçileri bunu DNS değiştirerek aştılar, bu yüzden de peşi bırakıldı gibi biraz…
Tabi yani teknolojiyi bypass etmek çok basit, ama yine de bir sürü insan bilmediği için okuyamadı ben mesela değiştirmediğim için evden okuyamadım birçok şeyi…

Kitapta tartışılan en önemli şeylerden biri şuydu: Gazeteci - blogcu ayrımı. “Blogcu gazeteci midir”. Haber kalitesini nasıl etkiler bu durum; blogcunun yaptığı haber midir mesela? Şöyle bir cümle vardı hatta “Gazetecilik silikon vadisine bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir”: bu hala geçerli mi? Geçmiş gazetecilik deneyimlerine bakıp bugün haberlere bakılınca gazetecilik zaten popülerite, reyting gazeciliği; haliyle o kadar da ciddi bir iş gibi durmuyor, blogcuların haberlerine belki bu yüzden bir ihtiyaç oluşmuş olabilir mi?
Durum şu, en büyük tehlikelerden biri ticarileşme kaygısı, internetin ticari bir alana gitmesi… bloglardan da öte google gibi oluşumlar bunu gösteriyor, çünkü ekonomik modelli olmayan bir şey, fakat şirketler bunun kârlılığını keşfetti ve o kadar cazip bir mecra haline geldi ki haber artık alternatif, militan ve amatör ruhunu kaybedecek noktaya ulaştı. Habercilik ve blogculuk o ruhu kaybeder diye korkuyoruz; gidişat da o yönde. Zaten ana akım medya yeterince ticari; haber bir meta, kamusal yarar falan konuşulmuyor. Blogculuk bir nefes alma alanı açtığı için sevindik biz. Gençlerin tartışacak ve eleştirecek çok şeyi vardı, ama bu ticarileşme trendi bunu da silip süpürürse bir heyecanı ve esprisi kalmayacak. Gençlerin o heyecanı, alternatif mecranın varlığı silinecek diye korkuyoruz, zira silikon vadisi şirketleri, dev ticari şirketler dominant hale gelecek yavaş yavaş bloglar üzerinde. Yine de o amatör ruh henüz yitip gitmiş değil, kaotik bir süreç; evet eleştirilecek yanı çok, ama bir tartışma eleştiri ortamı yaratıyor hala.
Kitapta da geçiyor: Darwin’in doğal seçilimiyle gelen sosyal seleksiyonun internetteki varlığından söz edebilir miyiz? Twitter’da ve bloglarda aktif olmayan ya da etkili olmayan söz sahiplerinin elenmesi ve takip edilmeyerek ayıklanması gibi bir durum var. Blogları kurtaracak olan şey bu olabilir mi, yani İyi yazarların bu seçilimde kazanan olması?
Umudumuz bu aslında, çünkü ölü bloglar cenneti, yani güncellenmeyen ölü bloglar olacağına hiç olmaması daha iyi bence, ama iyi blogcular için o seleksiyon ve yükseliş olacaktır mutlaka. Huffingtonpost blogu mesela blogdan evrilen ve bir haber mecrasına dönüşen bir blog oldu, büyük bir başarı öyküsü var Ariana Huffington’un, Nitekim sonradan öyle büyüdü ki amerikaonline’a satıldı, çünkü kâr etmeye başladı. Şimdi başarılı örnek buysa eminim ki birçok blogcunun rüyası ve başarı anlayışı da reklam almak zengin olup turnayı gözünden vurmak, medya patronu olmaktır. Bu noktada soru: Başarı neyin ölçütü, muhalefet yaratma gücünüz mü, reklam verene cazip olmak mı? İçeriği çok sağlam bloglar –özellikle-  ABD’de var, onlar basın toplantılarına davet ediliyorlar, referans olarak veriliyorlar, sürekli alıntı yapılıyor yazdıkları... Böyle de sağlam bir blogculuk alemi de var sonuçta.
Biraz blogdan taşıp twite geçersek; gazeteciler twitterı çok benimsedi sizce neden?
Twitter gazetecilik pratiğine çok daha yakın bir sosyal medya aracı, bloglar daha fazla zamana, entelektüel çalışmaya ihtiyac duyulan bir yazı alanı; düşünüp taşınıp, analiz etmeniz lazım blogda, ama twitter haber verme hızının arttığı, çok daha dinamik bir mecra. Kısa kısa, sokak gazeteciliğine uygun bir yapısı var, dedikoduyu ve kişiselliği de kışkırtan bir yapısı olduğundan daha cazip geliyor çoğu insana. Her gördüğünüzü anında paylaşma imkânı veriyor. Yurttaş gazeteciliği dediğimiz şeye daha uygun bir yapıda aslında. Gazeteciye de direk kaynaktan bilgiye ulaşma şansı veren ve hızlı haber aktarmasını sağlayan bir fırsat sunuyor.
Bir yandan twitter çok hızlı, birinci ağızdan alıyoruz haberi, dolayısıyla bu medya çalışmalarında sihirli mermi denen kuramı denen kavramı değiştirecek gibi duruyor. Kaynağını araştıramayacağımız haberler vardı önceden, oysa şimdi twitterda geri bildirimler var, kaynak araştırmasını sağlayan tanıklar çıkıyor. Verilen haberin aksini ispat edebilecek tanıklar gazeteciye cevap verebiliyor. Bu da kuşkunun ayakta tutulması durumunu sağlıyor. Bir örnek vermek gerekirse Suriye’de olaylar ilk patlak verdiğinde Gazeteci Ceyda Karan mesleki refleksle duyduğu bir haberi geçiyor twitter’da duyumlar bu yönde şeklinde, ardından Suriye’de yaşayanlardan birçok aksi yönde geri bildirim alarak, yeni bir twitle durumun aksi yönde olduğunu söyleyen bilgilerin aktığını da bildiriyor. Kaynağını anında kontrol etme ve aktarma şansı bu da…
Bu tabii çok iyi bir nokta, editoryal süreç, kaynağın doğrulanması gibi durumların hızını artıran, ideal olan durum. Bizim öğrencilerimize kaynağını iki kez kontrol et dediğimiz şey bu işte. Sonuçta ana akım medyada son ürüne güvenmek zorunda okur, ona itirazı olsa bile haberi değiştiremez, ama twitter o hiyerarşiyi kaldırıyor yatay bilgi akışı sağlıyor. Okur gazeteci kadar hakka sahip artık, ama bu noktada gazetecinin tavrı çok mühim bana kalırsa Ceyda Karan ve Işın Eliçin bu mecrayı haber verme konusunda çok iyi kullanan gazeteciler.
Ama Türkiye’de başka birçok gazeteci kendini pazarlamak için ya da kişisel görüşlerini, hayatlarını öne çıkarmak için kullanıyor twitter’ı. Bazı personalar oluşuyor ve haberin önüne. Biz gazeteciyi tanımıyoruz, ama gazetecilik faaliyetini biliyoruz. Kendini övebilir gazeteci ya da haber yapmayı tercih eder, tabii haberin verilme süreci de değişti artık. Biz habere dahiliz ve  her şeyi yutmuyoruz, çünkü bizim de kaynağa ulaşma şansımız var, susup oturup haberi kabul etmek zorunda değiliz tabii… Bu yüzden iyi gazetecilik çok zorlaştı, bu ortamda direnen doğru haberi kendini işe katmadan veren gazeteciler iyi gazeteci olduğunu kanıtlıyor ve güvenilir olmaya devam ediyor.
Peki son dönemde yaşanan arap baharı twitter ve blog olayının neresinde kaldı? Ya da diğer bir ifadeyle twitter Arap Baharı’nın neresinde kaldı?
Kitaba biz ekledik bunları özellikle Tunus olayları tam yazım sürecinin sonunda çıktı. İki duruş var, biri sosyal medyaya çok övgüler düzen yücelten türden. Öyleki duruma twitter devrimi, Devrim 2.0 diyenler oldu, ama bir de kuşkucular var. Onlar “Sosyal medya değil, devrimi insanlar yapar. Fransız Devrimi’nde sosyal medya mı vardı, halkları küçümsemeyelim pek etkisi yok bunların” diyorlar.
Ben kitapta her iki duruma da dengeli ve her iki duruşa da mesafeli yaklaşmayı çalıştım. Yani sosyal medya bunları tek başına başaramaz, her şey sosyal medya harikası değil kendimizi kaptırmamalıyız, ama şu faydası var; sosyal medya çok iyi örgütlenebiliyor bir hafta yerine bir gecede sokağa dökebiliyor insanları. Ancak şu da var, halklar yeterince isyan halinde değilse sosyal medya yoluyla zaten insanlar sokağa dökülmez.
Ne kadar kaybedecek şeyiniz var ya da yok? Bir doygunluk noktası var. Mısır’da Tunus’ta halk o doygunluk noktasına ulaştığı için sosyal medya buna hız verdi Mübarek devrilmeden evvel Mısır’da interneti kesti, sosyal medya yoktu, ama insanlar cep telefonuyla örgütlendi. 2009 yılında İran’da da oldu yaşandı aynı engeller, ama sonuç Mısır’daki Libya’daki gibi olmadı. Demek ki çok daha derin bir toplumsal analiz gerekli. Demek ki twitter tek başına devrim yapamıyor. Ama yine de artık sosyal medyayı yok sayamayacağımızı biliyoruz.

Kitapta da yer verilen eski bir söyleşide “twitter provakasyon amacıyla da kullanılmış olabilir, sonuçta orada ne kadar insan internete ulaşabildi o ortamda ve nasıl bu kadar çok ingilizce twitler aktı” görüşü var. Haklılık payı nedir sizce?
Evgeny Morozov adında bir kuşkucu (skeptik) yazar var. Belarus’lu bir Amerikalı. The Net Delusion adlı kitabında bu konuları yazdı ve çok da popüler oldu. Bloglarda özellikle de twitter’da istihbarat örgütleri, hatta karanlık güçler de cirit atıyor. Haliyle burada yönlendirme yapanlar halkları başka yöne de sürükler isterlerse. Çok naif olmamak lazım, nihayetinde müthiş bir sanal mücadele alanı var ve herkes insanlığın iyiliği için çalışmıyor. Hükümetler, Pentagon hepsi yer sahibi sosyal medyada. 2009’da İran’da özellikle CIA twitter’da çok aktifti. İnternet korsanlarını kendileri için çalıştırdılar. Öte yandan siyesi örgütlenmeler, Müslüman Kardeşler gibi ya da Hizbullah gibi terör örgütleri de birçok provokasyonunu sosyal medya aracılığıyla yapıyor zaten. Keşke sadece insanların iyiliği için kullanılsa tüm mecralar, ama maalesef bu pek olmuyor, insanlar siyasilerin mücadele alanına dahil ediliyor.
Malcolm Gladwell twitter gibi araçların insanların sokağa dökülmesini  engellediğini ve oturdukları yerden konuştuklarını söylüyor, ama liselilerin bu yılın başındaki örgütlü sokak eylemleri ve Kuzey Afrika’daki ayaklanmalar aksini göstermiyor mu?
Gladwell’in tezine karşı çok örnek var. Dediğim gibi örgütlnme gücü, hele genç insanlar için çok ciddi boyutta. Facebook aktivizmi diye bir şey var. Politikiya bakış açınızı buralarda eyleme sökebiliyorsunuz. Demokratik hakkınız olan  protesto hakkı ya da sivil itaatsizlik sanal alemde nasıl kullanılıyor bunları öğreniyor insanlar. Bu tepkileri küçümsememek lazım. Gladwell “Eskiden facebook mu vardı, bu sosyal medya araçları insanları sokağa dökemez, içlerini döküp tatmin olmalarını sağlar sadece” diyor. Bu bir yere kadar doğruydu, ama mesele davanızın büyüklüğü. Bir şey uğruna sokağa çıkacağınız zaman sosyal medya hızlı bir şekilde toplanıp bir arada eylem yapma şansı veriyor. Liseliler gerçek bir derdi vardı, gelecekleri için tepki vereceklerdi ve facebook onların toplanıp gür bir sesle sokağa çıkmalarına olanak sağladı. Ben bu konuda çok karamsar da değilim çok fazla kuşkucu da. Sosyal medyayı aşağılamak haksızlık olur, ancak yüceletmek de büyük hata.
Julien Assange wikileaks olayı patlayınca belgeleri üç gazeteyle paylaştı ve seçimi onlara bıraktı. Tabii verilen bilgiler dedikoduya dayanan şeylerdi, ama ya çok daha derin bilgiler olsaydı ve ülkeler arasında çok büyük bir krize yol açsaydı? Gazeteci olarak doğru olan tüm bilgiyi paylaşmak mı süzmek mi olurdu bu durumda?
Assange bu konuda çok doğru davrandı, zira Wikileaks haberi kendi kanalıyla süzmeden aktarsaydı hem bilgilerin karmaşıklığı bir ifade yaratmaz hem de güvenilirlik kaybı olurdu. Ama üç güvenilir gazeteye bilgileri teslim ederek deneyimli gazetecilerin bilgileri sınıflandırıp, neden sonuç ilişkisi kurarak anlamlandırmasını, gerekliyi gereksizden ayırmasını sağladı. Doğruyu yanlıştan, gerekliyi gereksizden ayırmaktır zaten gazetecilik. Ham bilgiyi doğruca anlamsızca vermek değildir. Saydamlık uğruna o da var, bu da var, skandal da var şeklinde haber yapılmaz. Sonuçta bütün okuyucular o bilgileri alıp harmanlayıp analiz etme yetisine sahip olmayacaktır
Haberin evreni ve tanımı bloglarla değişiyor mu? Yeni medya düzeni nasıl olacak dersiniz?
Yeni medya düzeni tabii çok eleştirilen bir kavram, çünkü düzen yok ortada, kaos var, hatta yeni medya düzensizliği var. Haber dili elbette değişiyor: Kısalıyor, okunması kolay hale geliyor, ama neyin haber olduğu asla değişmiyor. Neyin haber olduğu internette de gazetede de aynı kalıyor. Her şeyi kağıda basmıyoruz belki evet, ama neyin bomba haber olduğunu hepimiz biliyoruz, mesele onu nasıl verdiğimiz. Tabii süreç değişiyor okur değişiyor, okurun rolü değişiyor. Haber demokratikleşiyor. Hantal kurumların varoluşunu tekrar sorgulaması gerekiyor. Büyük ahtapot yapılar sarsılmaya başlıyor, çünkü artık verdikleri haberi koşulsuz kabul etmek zorunda değil okur. Derinlemesine bir şey bilmek yerine bilgiye boğulmamız bizi daha mı bilgili daha mı cahil yapıyor, bir de o soru var tabii… Bu yüzden iyi gazetecilik ihtiyacı artık daha çok, çünkü bilgi kirliliği içinden doğru haberi seçecek gazeteciler lazım.
İspanyadaki İngiliz bir blogcunun dediği gibi bu ateşli, hızlı ortamda serin kanlı gazeteciler mi ayakta kalacak?
Çok doğru, samimiyet sahibi, alçakgönüllü tavırlara sahip, serin kanlı gazeteciler ayakta kalacak, çünkü artık okuru küçümseyemezsiniz. İnternet gazeteciliği ve twitter hıza çok fazla kapılan gazetecilerin güvenilirliğini azaltıyor. Doğru analizi yapan, serin kanlı giden ve kaynağını kontrol eden gazeteciler kazanacak
Bu durumda dergiler ve radyolar ölecek derken aslında yeniden, tam da bu nedenle dirilecekler diyebiliriz sanki?
Evet kesinlikle, çünkü atladığımız haberleri haftalık dergiler derinlemesine inceleyip ele aldıkları için güvenilirlikleri artıyor. Ben Ekonomist’i okuma ihtiyacı duyuyorum mesela, çünkü arada kaynayan bir haberi iyi anlama şansı veriyor, ya da iyi bir analize yer veren bir radyo yayınında deneyimli bir gazetecinin bakış açısına ihtiyaç duyuyorum. Bu yüzden bu hız ve kirlilik, yavaş ve temiz iş çıkaran dergi, blog ve radyoları yeniden canlandıracak diye düşünüyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder