19 Ağustos 2010 Perşembe

Denizden Gelen Medeniyet


Sineklerin Tanrısı ve Hobbes’un “doğa hali” tanımı ne kadar da birbirinde karşılık buluyor, tek ve önemli bir fark dışında: Hobbes doğa halinde anarşi içinde olan, ihtilafın vereceği zarardan korkan insanın anlaşmalar yoluyla doğa halinden sıyrıldığını anlatıyor, oysa film medeniyetin içinden gelip ıssız bir adaya düşen çocukların doğa halinde kaldıklarında nasıl da medeniyetten uzaklaştıklarını anlatıyor.
Hobbes, Leviathan’da doğa halinde herkesin eşit olduğunu söyler, birinin gücü diğerinin zekası ya da kurnazlığı ile karşılık bulur. Böyle bir durumda herkes haklı ve herkes haksızdır, bu nedenle sözleşmelerin bir geçerliliği de bulunmaz, bu da yazılı anlaşmalar yolunu açar. Birinin diğerinin canına ya da malına kastını engelleyici kurallar ve cezalar koymak hukuku ve doğa halinden çıkışı sağlar, ancak herkesin eşitliği devam ederse yazılı kuralların uygulanamayacak olması, kuralları uygulatacak bir büyük güce ihtiyaç teşkil eder. İşte bu noktada topluluğun rızası ile daha büyük bir güce yetki verilir ve o güç bizi birbirimizden koruyacak olan ‘devlet’tir. Sineklerin Tanrısı’nda ise devlet geleneğinden gelen çocukların daha başından lider olarak seçilmiş Ralph’e rıza göstererek devlet olma hakkını verdiklerini görüyoruz, nitekim topluluğu mümkün olabildiğince demokratik bir biçimde yönetmeye çalışan Ralph’in karşısında çeteleşen Jack ilginçtir ki katolik okulu öğrencisidir ve bu okuldan gelen tüm çocuklar da Jack’in safında yer tutarlar, oysa dinler tarihine bakarsak özellikle ilahi dinlerin toplumda siyasal ve hukuksal düzenin sağlanması için -ilahi bir güç tarafından ya da insanlarca- tasarlandığını görürüz. Katolik okulundan gelen çocukların demokratik ve ılımlı bir yapı yerine neden Jack’in safını tercih ettiklerini ancak doğa halinin ihtilaflı durumundan yola çıkarak açıklayabiliriz, zira Jack hayatta kalmalarını sağlayacak en önemli besin olan eti, fiziksel gücünün verdiği güvenle doğadan gelebilecek vahşi saldırılara ve tüm çocukların canavar zannettiği gizemli bir varlığa karşı korunmayı vaat ettiği için hayatta kalmayı daha ön planda tutan çocuklar Jack’a katılmayı tercih ettiler, öyle ki bu korku Piggy ve Ralp’in de sona doğru Jack’e katılmak istemelerine dek varacak, çünkü adanın hakikat peşindeki küçük filozofu Simon’ın canavarın aslında kaza geçirmiş bir paraşütçü olduğunu keşfedip gerçeği diğerlerine anlatmak için gelirken karanlıkta canavar zannedilip her iki grubun linç etmesiyle gerçekleşen ölümü Ralph’ın korkularını açığa çıkarır, çünkü Piggy’nin de olayın vehametini yok göstermek için, sadece bir kazaydı meşrulaşmasına sığınmasıyla vahşet adada birincil güç olarak kabul edilmiş olur.
Filmdeki doğa hali Hobbes’u en çok sözleşmelerin geçersizliği konusunda haklı çıkarıyor. Nitekim daha başta Jack’in de onayıyla lider seçilen Ralph’in liderliği hiçbir feshe dayanmadan görmezden geliniyor, ateşi korumak ve avla meşgul olmakla görevlendirilen ekip çeteleşip yalnızca kendileri için avlanıyorlar, çünkü çocuklar tam olarak doğa halindeler ve eşitler, kendilerinden daha güçlü ve sistematik bir güç olsaydı caydırıcılık getirecek olan hukuksal bir anlaşmalar bütünü sağlanabilir, Simon ve Piggy ölmez ya da yapılanlar cezasız kalmazdı. En nihayetinde denizden gelen asker (Leviathan) buradaki beklenen büyük rıza gösterilecek güç yani devlet olarak sayılabilir, çünkü tüm gücü kendinde gören Jack ve çetesi Ralph’i öldürmekten sadece daha büyük bir güç tarafından alıkoyulabilirdi, asker son sahnede Ralph’ın hayatını kurtaran Leviathan, yani aslında onu diğerlerinden koruyan, bizi birbirimizden koruyan ve hepimiz üzerinde eşit tahakküme sahip devlettir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder