14 Temmuz 2011 Perşembe

"TIME NEVER DIES"

“Before the Rain filminin savaş muhabiri olan baş karakteri
                                                                  Alexander Kirkov’a…”

Yağmurdan Önce filmindeki gibi belki üçe bölerek anlatmalı olası bir gazetecinin hayatını.
Henüz beş yaşında yönümü çizen üç şey girdi hayatıma. Tek kanal yayın gösteren televizyon, o kanalda geceleri yataktan kalkıp izlediğim ve dinlediğim klasik müzik konserleri ve bir daktilo, beyaz tuşları olan.
Beş yaşındaki diğer çocuklar nasıl hayal kurarlardı hatırlayamıyorum, hatıralarımı dolduran en önemli şeyler bu üç çizgi üzerinden gitti 23 yaşıma değin, hiç değişmeden. Önce anne-babam uyuyunca yataktan süzülüp televizyonu açmayı alışkanlık edindim, iyice kıstığım sesi duyabilmek için dibine girip SABA marka makinenin, yayın İstiklâl Marşı eşliğinde kapanana dek konserleri huşu içinde dinlemek için. Bir süre sonra gündüz izlemekte olduğum belgeseller ve haberlerden büyük bir keşifte bulundum, dünya benim sandığım kadar küçük değildi ve bunu fark ettiğim anda gezgin olmam gerektiğini ve gördüklerimi tıpkı ekrandaki o insanlar gibi birilerine göstermek istediğimi anladım. Beş yaşında artık kâşif olabileceğinden emin bir çocuk olarak bir gece annemin küçük sarı valizini doldurup atkımı burnuma kadar sardıktan sonra herkesin yatmasını bekleyip ardımda sürüklediğim çantamla bahçeden dünyaya açılan yolu tutmuştum… Ta ki o aralar bize tatile gelmiş olan büyük kuzenim, yollara düşmüş küçük bedenimin ardında sürüklenen sapsarı valizi görene dek! Eve dönüşüm benim için çok acı vericiydi, ama çok kararlıydım, gitmem gereken ülkelerin isimlerini ezberliyor, şehirleri biliyordum ve o sarı valizi annem boşalttıkça, her gece yeniden doldurup kaçmanın değişik yollarını deniyordum. Kuzenim anneme şu soruyu sormuş o vakit: “Hala, ya gerçekten kaçarsa bir gün, nasıl küçük çocuk bu hiç vazgeçmiyor, unutmak bilmiyor!” Annemin meşhur yanıtıysa olacakları gören bir duyarlılığa sahipti: “Nereye kadar gidebilir, gidebileceği en uzak yer bahçenin sonundaki merdivenler, henüz kalacağı çadırda tuvalet olmadığını bile bilmiyor! Şimdi kaçamayacak, ama anlaşılan o ki bir gün gerçekten dünyayı dolaşacak, hem de ardına bile bakmadan…”
Son kaçış denemem bir bahar gecesi TRT’deki Beethoven konserinin ardından geldi. Bu kez yine sarı olan ayı kafalı sırt çantama şimdilerde adı “püskevit” olan bisküvilerden koyup, çorap ve kıyafet sokuşturarak kaçmayı denedim. Sakladıkları yerden bir dedektif gibi bulup çıkardığım anahtarlarla kapıları açtım ve arkamdan bahçeye fırlayan babam beni bir paket gibi kaldırıp eve geri soktu. Artık umutsuzdum, ben de ilk hayalim olan piyanoya geri döndüm. Onlara tek şartla kaçmayacağımı söyleyen bir anlaşma teklif ettim! “Bana piyano alın, ben de piyanist olayım, o zaman param olur yine dünyayı dolaşırım!” “Bakarız.” Dendi. Ne mümkün öyle bir şey. Zaten yaşadığımız yer küçücük bir şehir, zaten babamız bir işçi Demir-Çelik Fabrikası’nda ter döken. Ben o hayalle okuma yazma bilmeden devam ettim Arapçaya benzer harflerden örülü notalarımla beste yapmaya, bir gün çalabilmek umuduyla piyanomda, ama o piyano hiç gelemedi. Gözümde yaş “Bari okula gönderin beni diyordum, götürdüler: “Daha altı bile olamamışsın, çantanı taşıyamazsın, sen birazcık daha büyü de gel, olmaz mı?” dedi Müdür ve ben başım önde geri döndüm biçare yine.
İşte tam o sıralarda, bir akşam babam elinde büyük beyaz bir kutuyla girdi eve. Öylece bakıyordum, masaya bıraktı. “Gel bak sana ne göstereceğim!” dedi, sakince çıkıp oturdum dedemden kalma dev ceviz sandalyelerden birine. Kutu açıldı ve içinden bembeyaz tuşları olan, Alman markası bir daktilo çıktı. O an sandım ki dünya benim oldu. Okuma-yazmam yoktu evet, ama öğrenecektim muhakkak! O geceden sonra hep yazdım! Bilmeden yazmaya devam ettim, annemin okuduğu hikâye kitaplarından ezberlediğim cümleleri sanki yazabiliyormuş gibi, söyleyerek o güzel beyaz tuşlara vurmaya devam ettim! Kimi zaman yoruldular klavye sesinden, oysa ben bir piyanonun tuşları gibi seviyordum daktilomun tuşlarını ve sanki dünyayı dolaşmış gibi oraya yazdığıma inanıyordum, görmediğim sokak adlarını… Çok defa üzerinde “lehsrjhgfgrhgıs şjdlajfgr poorerhmscsd” yazılı uzun harf dizilerini anneme, “Ayşegül Hindistan’da öyle çok dolaştı ki, karnı acıkmıştı!” diye okuyordum ya da “Mozart kadar güzel çalıyordu artık Ayşegül!” diye! Tuhaf şey henüz altı yaşıma ulaşmadan, Gürer Aykal’ı tanıyor, Portekiz’in yerini biliyordum.
Sonra bir gün ben artık ilkokulda çanta taşıyabilecek kadar büyümüşken, ekranda hiç unutamadığım bir şeyi gördüm: Srebrenica’da yaşananları. Dakikalarca ekrana baktığımı hatırlıyorum ve konuşurken ağlayan o kadın muhabiri. Yine gitmek istedim, ama bu kez oraya; tüm o acıya tanık olmaya, tüm o acının sesini dünyaya duyurmaya… Hâlâ bir çocuktum, ama tarifsiz bir arzuyla orada olmayı istiyordum.
O gün içimde bir şey uyandı ve sanırım o şey,


”gazeteci olmak”tı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder