7 Temmuz 2010 Çarşamba

Nursun Erel'e sevgiyle!

Bugün gazetecilik okuyor, üstelik dış haberlerde yetkin bir gazeteci olmak için uluslararası ilişkiler eğitimi de alıyor olmamın en büyük sebeplerinden biridir Nursun Erel! Daha İlkokul beşinci sınıfta her akşam onun Amerika'dan o akıcı ingilizcesiyle konuşup, sonra dönüp ekranlardan bize dünya politikasını etkileyen olayları heyecan ve ustalıkla anlatması beni televizyonun önüne mıhlardı! Hep özenir, onun gibi olmak isterdim... O Bağdat'tan bildirirken ben artık savaş muhabirliği de yapacağıma hepten inanmış, damarlarıma gazeteciliğin çıldırtıcı heyecanını zerketmiştim... Ve büyük hayalim bir gün gerçek oldu! Lise 2. sınıf öğrencisiydim ve Nursun Erel'e tesadüfen hayran olduğumu duyan kuzenimin eşi, Erel'in eşi Feyzan Bey'in kendi patronu olduğunu ve ondan Nursun Hanım'ın e-mail adresini alabileceğini söyledi, böylece tanımış olmaktan hâlâ gurur duyduğum bu harika gazeteciyle tanışma maceram başladı... Önce attığım maile yazdığı son derece sıcak cevabıyla mest oldum, sonra tam da doğum günümde beni Ankara'ya o zamanlar köşe yazarlığı yaptığı The New Anatolian'a davet etmesiyle... Aşağıdaki röportaj ve resim bana o günden hatıradır...

Unutmadan, onun da bilmediği bana üniversitede yaptığı bir jesti de burada ifşa etmek istiyorum: Üniversite Hazırlık sınıfında okulun içinde bulunan 32. Gün'de çalışmaya başlamıştım, normalde öğrencilere araştırma görevi verilmez, ama Kerem Bey ona Kadın Gazeteciler ile ilgili bir dosyanın hazırlanmasında yardımcı olmamı istedi, araştırmalar sürerken ben bir yandan Nursun Erel'e konuya dair neler söyleyebileceğini sorduğum bir mail attım. 32. Gün editörü Banu Acun o esnada yemeğe gelmek isteyen var mı dedi, ben de girişken genç ruhumun heyecanıyla "ben gelirim!" diye atladım, cüretimi bıyık altından çattık gülümsemesiyle karşılayan Acun ve diğer 32. Gün kadrosuna yemek masasında Nursun Erel'e de bir mail atıp sorular sorduğumu söyledim. Bunun üzerine masa bir anda buz kesti. Kerem Bey'e bunu sorup sormadığımı sordular, hayır insiyatif kullandım deyince Banu Acun iyice gerildi ve böyle girişken hareketleri tabii bir gazeteci adayı için olumlu buluruz, ancak bahsettiğin isim bize bile vakit ayıramayacak önemli gazetecilerden, cüret ettiğin şeye karşılık azar da işitebilirsin ki büyük ihtimalle eğer cevaplanırsan azarlanacaksın! dedi. Ben tam kıpkırmızı kesilecekken telefonum çaldı ve Nursun Erel'den maili aldığını ve hemen bir cevap yazdığını, cevabını okuyabileceğimi yazan bir mesaj geldi! sanıyorum o an ağzım kulaklarımda bir halde durumu açıkladım, bu kez kızarma sırası değişmişti. Ofise döndüğümüzde maili çok merak eden Kerem Bey hemen okudu ve konuya dair gelen o uzun ve samimi cevaptan evvel bana dair övgü ve sevgiyle yazılmış paragrafı görünce çok keyiflendi ve "harika bir yanıt gelmiş, ne ince kadın, aferin sana!" dedi, Banu Acun da mail karşısında şaşkınlığını gizlemedi ve sonrasında elbette 18 yaşındaki deşifre makinesi öğrenci yaftam kalktı üzerimden, yaşım ve konumum gereği çok havalı bir durumdu benim için, hâlâ düşündükçe gülümsüyorum :)

Çok sevgili Nursun Erel'e beni yüreklendirerek hayatımdaki mihenk taşlarından biri olduğu için buradan sonsuz sevgi ve saygılarımı sunmayı bir borç bilirim...





1 Nisan 2004 (Ankara'ya kar yağmıştı) Henüz lise 2. sınıf öğrencisiyim.

Çoğu gazeteci basın-yayın ya da iletişimle ilgili bölümlerden mezun değil, birçoğu farklı dallardan geçiş yapmış. Peki siz hangi üniversiteden ve bölümden mezunsunuz?

Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu, Radyo Tv Programcılığı bölümünden mezun oldum...(Ankara-1978)

Gazetecilik yapmaya nasıl karar verdiniz, sizi bu mesleğe yönlendiren sebepler nelerdi?

Sanırım gazetecilik mesleği benim yapıma, özelliklerime ve yeteneklerime en uygun mesleklerden biriydi… Birincisi, bir masada oturup kalmak, bir odaya tıkılıp kalmak gibi kavramların beni çok sıkması… Bunlar hiç bana göre değil… Oysa gazetecilik zaman ve mekan kavramı açısından, takip edilen olayların özelliği açısından son derece çeşitlilik, değişkenlik gösteren bir meslektir. Ayrıca dili kullanmak, ifade yeteneği gibi özellikler, öteden bu yana güvendiğim özelliklerim oldu… Bana bir resim çiz deseniz bunu bu kadar kolay yapamam ama, şu olayı ya da şununla ilgili duygularını, düşüncelerini anlat deseniz bu benim için çok zevkli ve kolay bir iştir… Diğer yetenekli olduğum alanın ise “dil” olduğunu düşünmüşümdür… Bu nedenle liseden mezun olduğum ilk yıl annemin de ısrarları ile gazetecilik öğrenimi yerine İtalyan Filolojisini seçmek gibi bir karar aldım…(Annem kendisinin de yıllarca güç bir meslek ifa etmesi nedeniyle, kadınların daha sakin ortamlarda çalışmasını savunmuştur hep…) Ancak bu kararımın hatalı olduğunu hemen anladım ve üniversite sınavına girerek “bir tek tercih” kullandım, o da SBF-BYYO oldu… (Okulun şimdiki ismi, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi).
Okuldan mezun olduktan sonra o yılların tek seçeneği olarak önümde duran TRT’nin açtığı sınavlara hazırlanmak için uzun süre harcadım (1,5 yıl), başka bir seçeneğin kucağına düşüp, mesleğimi uygulayamamak gibi bir şanssızlığa yenilmek istemiyordum… Yazılı sınavlardan çok yüksek puanlar almama karşın, mülakatlarda “torpil” mekanizmasının hele hele o yıllarda çok etkin oluşu nedeniyle idealime kavuşamadım… Ama o yıl Anadolu Ajansı’na adım atarak haberciliğe giriş yapmış oldum… Sonra gazeteler, televizyonlar hatta kısa bir süre devlette çalışmak (Maliye Bakanı Adnan Kahveci ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’in Danışmanı olarak) gibi bir kariyer geldi. (EK 1 BİYOGRAFİ)

Gazetecilik zor bir meslek. Hele de iş dünyasındaki kadınlara karşı bakış açısının hala daha çok da iyi olmadığı bir ülkede “kadın gazeteci” olmanın zorlukları var mı? Bu durumun neden olduğu ilginç bir olay yaşadıysanız bizimle paylaşır mısınız?

Kadına dünyadaki genel bakış açısı da ne yazık ki hep böyle… Ama ben mesleğimi uygularken çoğunlukla negatif ayrımcılıkla karşılaşmadım çünkü bu aslında sizin kolaylıkla aşabileceğiniz bir dezavantaj… Kaynaklarınız, çalışma arkadaşlarınız ve çevrenizdekiler sizin ne kadar kararlı ve iradeli olduğunuzu gördüklerinde önünüze engel çıkarmaktan önünde sonunda vazgeçiyorlar…
Dönemin Filistin lideri Yaser Arafat’la özel röportaj yapmak üzere 2002 yılında Kanal D Ana Haber Bülteni için Ramallah’a gitmiştim… Röportaj ve yayınlarımızı tamamladıktan hemen sonra Ramallah, İsrail güçleri tarafından işgal edildi, iki gün süreyle üç gazetecinin de öldürüldüğü çatışmalar yaşandı… O iki gün süresince kameramanım Ali Berber’le birlikte Ramallah’ta bir televizyon stüdyosunda mahsur kaldık. 13 gazeteci arasındaki tek kadın bendim… Ama iki gün boyunca sadece yaptığımız işlere ve içinde bulunduğumuz risklere odaklandık. Ben onların erkek olduklarının, onlar ise benim kadın olduğumun farkında bile değildik… Sadece, mahsur kalınan yerdeki tek oda ve tek yatak bana verildi… Bugüne kadar rastladığım en önemli ayrımcılık ( bu kez pozitif anlamda) bu oldu, ama doğrusu benim de şikayet edecek durumum yoktu…

Sayısız röportaj yaptınız, bunların içinde sanatçılar da vardı, siyasetçiler de. Peki siz kiminle yaptığınız röportajı “unutulmayacak” bir anınız olarak değerlendiriyorsunuz?

Libya Lideri Muammer Kaddafi ile yaptığımız röportaj (1998-Trablus) bna bitmek tükenmek bilmeyen bir santranç karşılaşması gibi gelmişti… Konuşmamız gereken pek çok spasifik konu vardı, oysa Libya lideri imajını ve karizmasını çok yukarılarda tutmak istiyor ve açık vermekten mümkün olduğunca kaçınıyordu… Ama sonuçta benim röportaja hazırlanış biçimim, sorularım ve neredeyse 50 dercelik sıcakta o çadırda geçirilen güç saatler direnişini kırdı sanıyorum ve içerik açısından son derece tatmin edici ve çok ilginç detayları olan bir röportaj yapmayı başardık… Hiç unutmadığım randevulardan biri budur… (Bakılabilir-HAMAMBÖCEĞİ SENDROMU- Nursun Erel- Remzi Yayınevi 2002-İstanbul)

Hala daha dış haberlerin en tanınan simalarındansınız. Yurtdışında, bağlı olduğunuz yayın organını ama daha ötesinde Türkiye’yi temsil ettiniz. Gördüğünüz farklılıklar nelerdi; gerek siyasilerin gerekse toplumların arasında ülkelerindeki sorunlara bakış açılarında nasıl bir fark var?

Ben farklı atmosferlerde çok çalıştım… Batıda şeffaflık öylesine vazgeçilmez bir kavram ki gazetecinin çalışma azminin ve temposu gerçeklere ve detaylara en kısa zamanda ulaşabilmesini muhakkak sağlıyor… Oysa kendi ülkem de dahil, doğu toplumlarında ise bu bakış açısı yok… İnsanların bilgi verme, aydınlatma gibi kaygıları neredeyse hiç yok… Dolayısıyla bizim gibi ülkelerde gazetecilik yapmak bence çok güç çünkü insanlar içi boş demeçler vermeye bayılıyorlar da, iş bilgi vermeye, ayrıntı vermeye gelince akan sular duruyor… bu durumdan daima şikayetçi oldum, ama sonuçta toplumların entelektüel düzeyine bağlı bir konu… Türkiye’de de pozitif anlamda pek çok değişim yaşanıyor…

Yurtdışında özellikle Avrupa ve Amerika’da gençleri gözlemleme şansınız oldu mu? Türkiye’deki genç nesille aralarında toplumsal olaylara karşı duyarlılıkta nasıl bir fark var ve hangi taraf daha fazla umut vaat ediyor?

Ben bizim gençlerimizin çok daha atak, çalışkan ve hırslı olduklarını düşünüyorum… Tabii bunda her şeye o kadar kolay ulaşamamalarının etkisi büyük… Avrupa ve Amerika’da fırsatlar, olanaklar gençlere çoğu kez altın tepsi ile sunulduğu için onlar “değer bilme” kavramını biraz yitirmişler… Bizde işler çok daha farklı… Öyle keskin bir rekabet ortamı var ki, ancak hırslı ve kararlı olan kazanabiliyor… Tabii bu hem avantaj hem dezavantaj… Sonuçta hayat insanlara mutlaka keyif yapma olanağı da tanımalı diye düşünüyorum…

Basının içinden biri olarak sizce basın-yayın organlarının toplum üzerinde nasıl bir işlevi olmalı? Gazete, televizyon ve diğer kitle iletişim araçları insanları geliştirecek ve duyarlılıklarını arttıracak konularda yol kat etti diyebilir misiniz?

Ne yazık ki diyemem… Önceki yıllarda toplumun konuştuğu odaklandığı, günlerce tartıştığı programlara bakın bir de şimdikilere… “Gelinim Olur musun?” diye bir fenomen ortalığı kasıp kavurdu izleri hala ekranlarda… Semra Hanım hala insanların hayatında… Ama yine de haber kanalları farklı ve dikkat çekici bazı girişimlerde bulunuyor ve bunları yabana atmamak gerekli diye düşünüyorum…

Gazeteci olmasaydınız hangi mesleği seçerdiniz?

Diller üzerinde çalışabilirdim ama mutlaka “yazmak” olurdu yaşamımın bir penceresinde…

Genç nesil gazeteci adaylarına bu işin tecrübeli ve saygın isimlerinden biri olarak ne söylemek istersiniz?

Hamamböceği adlı kitabımın özsözünde AnaBrittannica’dan hamamböcekleri ile ilgili bir alıntı var… Bir böceğe benzetilmek belki tuhaf ve itici gelebilir ama her koşulda hayatta kalabilen, farklı koşullara uyum sağlama yeteneği olan ve mücadelesi zor bu böcek biz gazetecilerden farksız diye düşünüyorum… Eğer hamamböceği kadar iradeli olabileceklerine inanıyorlarsa bu müthiş meslekten asla vazgeçmesinler!



EK 1:

BİYOGRAFİ:

Nursun Erel, Ankara’da doğdu… SBF Basın Yayın Yüksek Okulu, Radyo TV Programcılığı Bölümü’nü 1978 yılında bitirdi… İş yaşamına Anadolu Ajansı’nda iç haberler muhabiri olarak başladı… TERCÜMAN, MİLLİYET, CUMHURİYET gazeteleri, Kanal D Televizyonu ve NOKTA dergisinde (1980-2004 yılları arasında çeşitli tarihlerde) siyasi muhabir, haber müdürü, dış haberler editörü ve Ankara Temsilcisi olarak görev yaptı… Maliye Bakanlığı’nda Adnan Kahveci ve Devlet Bakanlığında Tansu Çiller için danışmanlık görevlerinde (1991-1993 yılları arasında) bulundu… Halen The New Anatolian gazetesinde köşe yazarlığı ve özel röportajlar muhabirliği yapmaktadır…

Erel, evli ve iki erkek çocuk annesidir… “Hamamböceği Sendromu” (2002-REMZİ Yayınevi-İstanbul) ve “Tansu Çiller’in Siyaset Romanı” (1994-BİLGİ Yayınevi-Ankara) adlarıyla basılı iki eseri bulunmaktadır…

1 yorum:

  1. COK SEVINDIM, ONUR DUYDUM SENINLE AYSEGUL... BASARILARININ DEVAMINI DILERIM

    YanıtlaSil